23 Mayıs 2019 Perşembe

21. yüzyılda teknolojik yönelimler

Geleceğin fabrikasında sadece iki çalışan bulunacakmış: Bir insan ve bir köpek. İnsanın işi köpeği beslemek, köpeğinkiyse insanın makinelerden herhangi birine dokunmasını engellemek olacakmış...


Marksizm ve Bilimler Okulu tarafından 2018 yılında düzenlenen “Günümüz Dünyasını Anlamak: 21. Yüzyılda Yönelimler, Düğümler ve Çıkışlar” başlıklı yaz okulu kapsamında 14 Eylül’de yaptığım sunumda, güncel teknolojik yönelimlerin ardındaki belirleyici dinamikler üzerinde durmuştum. İnsanlığın gereksizleştiği (hatta aşılmak üzere olduğu) türü iddialardan evrensel temel gelir savunuculuğuna, “büyük veri”nin bugünkü kullanılma biçimlerinden insanlık ile yapay zekâ arasındaki ilişkilerin geleceğine çok farklı konuları tartıştığımız oturumun yeniden düzenlediğim sunum metni aşağıda.

Geleceğin fabrikasında sadece iki çalışan bulunacakmış: Bir insan ve bir köpek. İnsanın işi köpeği beslemek, köpeğinkiyse insanın makinelerden herhangi birine dokunmasını engellemek olacakmış…

Bu espriyi aktaran iki yazar, geleceğin şirketlerinin böyle olacağını düşünmediklerini söylüyor (McAfee-Brynjolfsson 2017, 53). Ama, tarafsız ve nesnel kararlara ihtiyaç duyulan yerlerde insanlara güvenilemeyeceğini uzun uzadıya savunduktan sonra!

Örneğin, bir araştırmaya göre, İsrailli yargıçların şartlı tahliye kararı verme olasılıkları, günün erken saatlerinde ve yemek aralarından sonra daha yüksek oluyormuş. Buna karşılık, aralardan hemen önce, herhalde yorulduklarından ve kan şekerleri düştüğünden, tutukluluğun devamını isteme olasılıkları artıyormuş (a.g.y., 39-40).

Bilgisayar programlarının önce satranç sonra da go oyunlarında insanlara üstünlük kurması gibi gelişmeler, makinelerin ve yapay zekânın uzak olmayan bir gelecekte insanlığın büyük çoğunluğunu gereksiz kılacağı düşüncesini de güçlendirdi. Hatta bunun için bir kavram üretildi: Türkçeye “gereksizler sınıfı” diye çevirebileceğimiz “unnecessariat” (Amnesia 2016).

İki farklı kesim, “nesnel” saydıkları teknolojik yönelimlerden hareketle, şu öneride ortaklaşıyor: Evrensel temel gelir. Bir kesim bunu daha adil bir paylaşımın sağlanması için, diğer kesimse gereksizler sınıfının toplumsal sorunlara ve çatışmalara yol açmaması için istiyor. Önerilen şey, tüm insanlara, çalışıp çalışmadıklarından, servet ve/veya gelir sahibi olup olmadıklarından bağımsız bir şekilde, yaşamayı sürdürmelerine yetecek bir gelirin sağlanması.

Oysa “gereksizleşme”, teknolojinin nesnel ve kaçınılmaz bir sonucu değil, üretim araçlarına ve dolayısıyla teknolojik yönelimleri belirleme gücüne sahip olan çok küçük bir azınlığın öznel çıkarlarının bir ürünü. Mevcut bilimsel ve teknolojik birikim, çalışma sürelerinin kısaltılmasını da sağlayabilir. Ama işçi sınıfının önemsizleştiği, insanların gereksizleştiği iddia edilen bir dönemde, teknolojik olanaklar, insanların çok uzun süreler boyunca, aşırı yoğun bir şekilde ve en düşük ücretler (ya da Uber örneğinde olduğu gibi “hizmet bedelleri”) karşılığında çalıştırılması için kullanılıyor.

Evrensel temel gelirin savunucularından biri de, 2019 yılında dünyanın en zenginleri listesinde birinci sırada yer alan Jeff Bezos (Galloway 2017, 52). Amazon’un kurucusu ve CEO’su Bezos, 1997 yılında dolar milyoneri, sadece iki yıl sonra da dolar milyarderi olmuştu (Elkins 2016). Diğer Silikon Vadisi zenginleri gibi Bezos da “başarı”sını insanlığın evrensel birikimine, tesadüflere ve aşırı sömürüye borçlu. Kişisel bilgisayarlar ve İnternet olmasaydı, elektronik ticaret siteleri de ortaya çıkamazdı. Elektronik ticaret işine erken girmenin avantajlarından yararlanan Amazon, ABD’de, en fazla tedarikçinin ve en fazla tüketicinin bulunduğu platforma dönüştükten sonra, tam da bu sayede çok hızlı bir şekilde büyüyebildi ve gelirlerini artırabildi. Gelirleri arttıkça yeni yatırımlar yapabildi ve başka şirketleri satın alabildi. Dünyanın en büyük elektronik ticaret platformlarından biri olarak Amazon, üretici şirketler arasındaki fiyat rekabetini aşırı derecede şiddetlendirerek, bu şirketler için çalışan işçilerin ücretlerinin düşürülmesine yol açtı. Amazon’un depoları da en düşük ücretlerle, zor koşullar altında ve sürekli gözetlenerek çalıştırılan işçileriyle ünlü.

Sosyalist senatör Bernie Sanders, Amazon’un piyasa değerinin 1 trilyon dolara ulaştığı Eylül 2018’de, başta beslenme yardımları olmak üzere şirket çalışanlarının yararlandığı kamusal desteklerle ilgili bir kampanya başlattı (Bhattarai 2018). Bu destekler sayesinde çalışanların ücretleri fazlasıyla düşük tutulabiliyordu. Bir başka deyişle, Bezos, evrensel temel geliri, ücretleri daha da düşürebilmek için istiyordu! Sanders’ın kampanyası etkili olunca, Amazon, Ekim ayının başında, saatlik asgari ücreti 15 dolara yükselttiğini açıkladı. Ama aylık ikramiyeleri ve çalışanlara sunulan hisse senedi satın alma opsiyonlarını kaldırarak! Bazı çalışanlara göre, bu değişiklikler sonrasında elde edecekleri toplam gelir artmak yerine azalacaktı (Lee 2018).

Amazon, dünyada, Apple’ın ardından, 1 trilyon dolarlık piyasa değeri eşiğini aşan ikinci şirket olmuştu. Onları Microsoft izledi. Hemen arkalarından Google’ın ana şirketi Alphabet geliyor. Facebook’un da uzak olmayan bir gelecekte trilyoner şirketler kulübüne girmesi bekleniyor.

21. yüzyılda, teknolojik yönelimleri ve dolayısıyla da insanlığın kaderini, teknolojinin içsel yasaları ya da devletlerin tercihleri ya da insanların çoğunluğunun ihtiyaçları ve talepleri değil, tesadüflerin yardımıyla kısa süreler içinde belirli alanlarda tekel oluşturabilen teknoloji şirketlerinin sahipleri ve üst düzey yöneticileri belirliyor.

Günümüzde, insanlığın tüm bilimsel, teknolojik, kültürel ve sanatsal birikimine herkesin erişmesini ve asıl önemlisi katkıda bulunmasını sağlamak mümkün. İnsanlığın kendi kaderini kendi eline almasının, yani özgürleşmesinin yolu da buradan geçiyor. Ama insanlığın özgürleşmesini mümkün kılabilecek olan teknolojiler, sermaye sahipleri tarafından, insanların ezici çoğunluğunu bağımlılaştırmanın araçlarına dönüştürülüyor.



“Büyük veri” neden önemli?

Facebook’un kurucusu ve CEO’su Mark Zuckerberg, daha 22 yaşında (2006’da) dolar milyoneri, 23 yaşındaysa dolar milyarderi olmuştu (Elkins 2016). Bunu çok çalışmasına (!) değil, üniversite öğrencisiyken kurduğu sosyal ağın hızla büyümesine borçluydu. 2008 yılının üçüncü çeyreğinde kullanıcısı sayısı 100 milyona ulaşan Facebook, 2009’un başlarında kullanıma sokulan beğenme butonu sayesinde, bu sayıyı yedi ay içinde iki katına çıkarabildi. Asıl önemlisi, beğenme butonu, insanların bağımlılaştırılmasına ve Facebook’ta daha fazla zaman geçirmelerine katkıda bulundu (McNamee 2019, 63).

Kimin hangi platformda ne kadar zaman geçireceği, teknoloji şirketleri arasındaki en önemli rekabet konuları arasında yer alıyor. Örneğin Youtube, bir video izledikten sonra siteden uzaklaşmamanız için, otomatik oynatma “hizmet”ini sunuyor. Eğer Google’da oturum açtığınız bir tarayıcı kullanıyorsanız, oynatılacak olan bir sonraki video seçilirken, geçmişteki tercihleriniz ve ilgi alanlarınız da hesaba katılıyor. Facebook, arkadaşlarınızın gönderilerini ve üyesi olduğunuz gruplardaki gönderileri sıralarken, geçmişte kimlerin hangi türdeki gönderileriyle ne kadar ilgilendiğinizi göz önünde bulunduruyor. Google’ın arama motoru, yine hakkınızdaki bilgileri kullanarak, otomatik tamamlama seçenekleri getiriyor. Gelecekte de Google kullanmaya devam etmeniz için, arama sonuçları size özel bir şekilde sıralanıyor. Çünkü hangi platformda ne kadar zaman geçirirseniz, o platformun reklam gelirleri o kadar artıyor.

Bunun bir sonucu daha var. Özel önlemler almayanlar, kişiselleştirme nedeniyle, Eli Pariser’in (2011) deyimiyle bir “filtre balonu”nun içine düşebiliyor. Irkçılığa yatkın olanlar, Google’da arama yaptıklarında, kendi ırklarının daha üstün olduğunu “kanıtlayan” içeriklerle daha çok karşılaşıyor. Komplo teorilerine inanma eğilimi bulunanlar, Facebook’a girdiklerinde, komplo teorilerinin savunulduğu gruplarda paylaşılan gönderilere daha çok maruz kalıyor.

Teknoloji şirketleri, insanların kişisel bilgilerini, sadece bağımlılık yaratmak için toplamıyor. Bu bilgiler, kime ne zaman ve hangi kanallar üzerinden hangi reklamların gösterileceğini, kime kredi verilebileceğini, kimin belirli bir işe alınabilir olduğunu, kimin özel sağlık sigortası priminin ne kadar olması gerektiğini ve başka pek çok şeyi belirlerken de kullanılıyor.

Gmail’in, Google Chrome’un, Google Haritalar’ın, Facebook’un, Whatsapp’ın, Instagram’ın, Twitter’ın ve büyük şirketlere ait diğer pek çok uygulamanın ücretsiz olması, bunlar aracılığıyla elde edilen kişisel bilgilerin çok değerli olmasından kaynaklanıyor. Yaptığınız aramalar, bulunduğunuz yerler, izlediğiniz videolar, beğendiğiniz gönderiler, profiline baktığınız kişiler, alışverişleriniz, yaşınız, cinsiyetiniz, telefon numaranız, eğitim durumunuz, mesleğiniz, gelir durumunuz, medeni durumunuz, olası sağlık sorunlarınız ve akla gelebilecek her tür diğer kişisel bilginiz birileri tarafından (genellikle hiçbir zaman silinmeyecek bir şekilde) kaydediliyor ve bunların ticareti yapılıyor.

Çoğu insanın varlığından bile haberdar olmadığı bir sektör var: Veri simsarlığı. Bu sektörün en büyük şirketlerinden biri olan Acxiom, 2018 yılında, 62 ülkedeki 2,5 milyar insanın toplamda 10 bin başlığa ulaşabilen kişisel verilerine sahipti. Facebook’un Cambridge Analytica skandalı nedeniyle bu tür şirketlerle işbirliğine son vermesinin ardından, Acxiom, 2,3 milyar dolar karşılığında, dünyanın en büyük reklam ajanslarından birine satıldı (Melendez-Pasternack 2019).

Kişisel verilerin bu denli değerli olması nedeniyle, ziyaret ettiğiniz İnternet sitelerinin büyük çoğunluğu, hakkınızda mümkün olan en fazla bilgiyi toplamak için tarayıcınıza çerezler yerleştiriyor ve üçüncü taraflara ait programcıklar (script’ler) içeriyor. Son dönemde çerezler konusunda (kullanıcıları rahatsız etmekten başka pek bir işe yaramayan) uyarılarla karşılaşılsa bile, üçüncü taraf programcıklarının varlığı (ve bazı eklentiler yardımıyla çalışmalarının engellenebileceği) pek az kimse tarafından biliniyor. “Akıllı” cihazlarınızdaki pek çok uygulama kişisel verilerinizi toplamak için kullanılıyor.

Böylece, şirketler ve devletler, “büyük veri” (big data) denen şeye sahip oluyor. Çok farklı veriler üzerinde çalışan yapay zekâ algoritmaları, bunlar arasında ilişkiler bularak sizi çok farklı grupların içine yerleştiriyor. Bunu nasıl yaptıklarını bilemiyorsunuz (hatta bazen bunları tasarlayanlar da bilmiyor). Ama örneğin, adres defterinize soyadlarını yazmamanız ya da başvuru formlarını doldururken baştan sona büyük harf kullanmanız, kredi notunuzun düşmesine neden olabiliyor. Algoritmalar, sayısallaştırılabilir ve ulaşılabilir verileri kullanıyor. Bireylere kredi notu veren şirketler, hangi verilerin ne şekilde kullanıldığı bilindiğinde algoritmaları kandırmanın mümkün olacağı bahanesiyle, bu bilgileri gizli tutuyor. Ama algoritmaların kara kutulara dönüşmesi, bunlardaki yanlışlıklardan ve yanlılıklardan olumsuz şekilde etkilenen insanların hesap sormasını olanaksızlaştırıyor. Sermaye sahipleri açısından bakıldığında, algoritmaların “iş görmesi”, yani kârlarını artırması yeterli. Bu arada bazı insanların haksız yere zarar görmesi onlar için önemsiz bir ayrıntı (Greenfield 2017, 246-249).

Teknolojik gelişmeler, hakkımızdaki sayısallaştırılabilir ve ulaşılabilir verileri durmadan artırıyor. Örneğin, akıllı telefonlar ve akıllı bileklikler sayesinde, gün içinde kaç adım attığımızı öğrenebiliyoruz. Bu gelişme, günde 10 bin adım atmanın gerekli olduğu düşüncesinin yaygınlaşmasına katkıda bulundu. Aslında, bu sayı, bilimsel araştırmalar sonucunda bulunmamıştı. Japonya’da, 1964 Tokyo Olimpiyatları’nın yarattığı ilgiyi paraya çevirmek isteyen bir şirketin geliştirdiği giyilebilir adımsayar için keyfî olarak seçilen bir sayı söz konusuydu (Cox 2018). Ama adımların kolaylıkla sayılabilir ve kayıt altına alınabilir duruma gelmesi, bunlar için farklı kullanım alanları yarattı. Bazı özel sağlık sigortası şirketleri, akıllı bileklik verilerini paylaşan ve düzenli olarak çok adım atan müşterilerinin sigorta primlerinde indirim yapıyor (Greenfield 2017, 36). Bunun gerçek anlamı, akıllı bileklik verilerini paylaşmayan veya yeterince adım atmayan müşterilerin cezalandırılması!

Dünya genelindeki eğilim, devletlere bağlı ve herkesi kapsayan sosyal güvenlik kurumları aracılığıyla sunulan sağlık hizmetlerinin kapsamlarının giderek daraltılması yönünde. Özel sağlık sigortası şirketleri ise, hastalanma riski yüksek olanların primlerini yükseltmek (ya da sigortalılığa hiç kabul etmemek) için giderek daha fazla veri kullanacak. Fiziksel etkinliklerimiz, uyku düzenimiz, kan değerlerimiz, vücut-kilo endeksimiz, yediklerimiz ve içtiklerimiz hesaba katılacak. Genomlarımızın dizilenmesi kolaylaştıkça ve ucuzladıkça, genetik hastalıklara yatkın sayılanlarımız daha fazla prim ödeyecek. Giderek, orta gelir düzeyindeki insanlar bile, tedavisi masraflı bir hastalığa yakalanma riskleri yüksek çıkarsa, hastalanmaları durumunda gerekli tedavileri alamayacak.

Dahası var… Hastalanma riskleri, sadece özel sağlık sigortası şirketlerini ilgilendirmiyor. Diğer özel şirketler, hastalığa yakalanma riski yüksek kişileri işe almak istemeyecek. Dolayısıyla, yoksul bir ailenin hastalanma riski yüksek bir çocuğunun çok çalışarak olası tedavi masraflarını karşılaması daha da zorlaşacak.

Ama eğer evrensel temel gelir uygulamaya sokulursa, aynı kişinin sokakta ve açlık içinde ölme olasılığı bir hayli düşecek…



Kâr güdüsü ilerletici mi?

ABD’deki en büyük şirketlerin CEO’larına yapılan ödemelerin bu şirketlerdeki ortalama işçi ücretlerine oranı 1965 yılında 20’ye 1 düzeyindeydi. Bu oran düzenli bir şekilde yükseldi ve 1989 yılında 58’e 1 oldu. Hemen ardından İnternet çağına girdik. 2000 yılına gelindiğinde CEO’ların kazançları ortalama işçi ücretlerinin 344 katına ulaşmıştı. İzleyen yıllarda dalgalanmalar olduysa da, söz konusu oran 175’e 1’in altına hiç inmedi ve 2017 yılında yeniden 312’ye 1’e yükseldi (Mishel-Schieder 2018).

Bu oran, gerçekteki eşitsizlik artışını sadece kısmen yansıtabiliyor. 1960’lı ve 1970’li yıllarda ABD’deki şirketlerin ürünleri büyük ölçüde aynı şirketin çalışanları tarafından yurt içinde üretiliyordu. Oysa bugün, örneğin iPhone markalı bir akıllı telefonun neredeyse tüm parçaları, ortalama işçi ücretlerinin çok daha düşük olduğu farklı ülkelerde üretiliyor ve birleştiriliyor.

2017 yılında ABD’deki en büyük 350 şirketin CEO’larının ortalama yıllık kazançları 18,9 milyon dolardı (a.g.y.). Bu miktar, o yıl Türkiye’de asgari ücretle çalışanların yıllık brüt kazançlarının yaklaşık 3235 katıydı.

CEO’ların en önemli görevi, şirketlerinin büyük kârlar elde edebileceği konusunda yatırımcıları, yani sermaye sahiplerini ikna etmek. Kâr beklentisi yükseldikçe şirketler değer kazanıyor ve bu da aynı şirketlerin başka kârlı yatırımlar yapmasını, örneğin gelecek vaat eden ya da rakip olabilecek şirketleri satın almalarını kolaylaştırıyor.

Büyük kâr beklentileri yaratmak konusunda bugüne kadar en başarılı olan CEO’lardan biri, elektrikli otomobiller üreten Tesla adlı otomotiv ve enerji şirketinin kurucuları arasında yer alan Elon Musk. İlk sürücüsüz otomobili üreteceklerini iddia eden Musk, 2016 yılının Ekim ayında, bu hedefe 2017 yılının sonunda ulaşacaklarını söylemişti (Golson-Bohn, 2016). 2019 yılının Şubat ayına gelindiğinde Musk’ın yeni vaadi 2019 sonuydu; bu otomobillerin tam bir güvenle kullanılmaya başlayacağı tarih ise “muhtemelen” 2020 sonu olacaktı (Newcomb 2019).

Sürücüsüz otomobil teknolojileri üzerinde çalışan tek şirket Tesla değil. Otomotiv şirketlerinin yanı sıra Google, Apple ve Yandex gibi teknoloji şirketleri de kendi sürücüsüz otomobillerini üretmeye çalışıyor. Örneğin Google’ın 2009 ile 2015 yılları arasında sürücüsüz otomobil teknolojilerini geliştirmek için harcadığı para 1,1 milyar dolardan fazlaydı (Harris 2017).

Büyük teknoloji şirketlerinin sahipleri ve üst düzey yöneticileri bize şu tür şeyler vaat ediyor: Sürücüsüz otomobiller sayesinde insan hatalarından kaynaklanan trafik kazaları tarihe karışacak. Otomobil sahipliğinin yerini otomobillerin kiralanması alacak ve bireysel ulaşım maliyetleri azalacak. Sürücüsüz otomobiller bizi istediğimiz yerden alıp istediğimiz yere bıraktıktan sonra yollarına devam edeceğinden, büyük kentlerdeki park yeri sıkıntıları son bulacak. Otomobiller kendi aralarında iletişim kurarak hareket edeceğinden yolculuk süreleri kısalacak. Çocuklarımızı herhangi bir yere güvenle gönderebileceğiz. Engellilerin ulaşım sorunu kalmayacak vb. vb.

Bize söylemedikleri şeyse, insanların ulaşım ihtiyaçlarını en düşük toplumsal maliyetle değil, en yüksek kârları elde edecekleri şekilde karşılamak istedikleri.

Sürücüsüz otomobiller bizi evimizin kapısından alıp işyerimizin ya da okulumuzun kapısına bırakacak. Böylece hiç yorulmayacağız. Ama sonra, akıllı telefonumuz bizi uyaracak: Günde 10 bin adım hedefine ulaşmak için yürümek zorundayız!

Ulaşım ihtiyaçları, toplu taşıma sistemlerini geliştirerek de karşılanabilir. Otomobil sayısı en aza indirilirken, toplu taşıma araçlarının sayıları ve bunlarda yolculuk etmenin konforu artırılabilir. Engelliler için özel çözümler üretilirken, engelli olmayanların daha fazla yürümesi ve bisiklete binmesi teşvik edilebilir. Böylece taşıtlara ayrılan toplam kaynak miktarı ve çevre kirliliği azaltılabilir.

Ama tüm insanları ilgilendiren teknolojik yönelimler, ortak çıkarların bilimsel verilere dayalı olarak tartışılması ve ortaklaşa karar alınması yoluyla değil, büyük sermaye sahiplerinin yatırımlarıyla belirleniyor. Yaygın olarak kullanılabilecek ilk sürücüsüz otomobili üreten şirket, kendi otomobil kiralama platformunu kurarak bu alanda bir tekel oluşturmaya çalışacak. Söz konusu platformda bulunan sürücüsüz otomobillerin sayısı ne kadar hızlı bir şekilde artırılabilirse, sonradan gelenlerin rekabet şansı o kadar azalacak. Dahası, yola ilk çıkan şirket, sermayesini çok hızlı bir şekilde büyüteceğinden, güç kazanma potansiyeli bulunan şirketleri satın alabilecek ya da bir süre boyunca zarar etmeyi kabullenerek rakiplerini iflasa sürükleyebilecek. Böylece bugünkülerden çok daha büyük bir trilyoner şirketin yaratılması ve bu şirketin çok farklı alanlarda yeni tekeller kurması olası.

Elde edilebilecek kârların büyüklüğü nedeniyle, sürücüsüz otomobil teknolojilerini geliştiren şirketler, bir yandan mümkün olduğunca çok sayıda patent alırken (ve bunlardan bazılarını sadece rakiplerinin önünü kesmek için kullanırken) diğer yandan patentini almadıkları bilgileri ticari sır olarak saklıyor. Bu bilgiler “fikri mülkiyet hakları”yla korunuyor. Bir başka deyişle, “fikri mülkiyet”, teknolojik ilerlemeyi yavaşlatıyor. Belirli alanlarda insanlığın evrensel bilgi birikimine yapılan küçük katkılar, bu alanlarda tekellerin kurulmasını sağlıyor.

Teknoloji şirketleri tam tersini savunuyor elbette. Onlara göre, kâr güdüsünün yokluğunda, teknoloji şu anda olduğu kadar hızlı ilerleyemezdi. Oysa örneğin, bugünkü biçimiyle İnternet’in varlığını, Tim Berners-Lee’nin, Dünya Çapında Ağ (World Wide Web) için patent almamış olmasına borçluyuz. Eğer alsaydı, günümüzün en zengin kişilerinden biri olabilirdi. Ama diğer yandan, elimizde, büyük olasılıkla, dünya çapındaki tek bir ağ yerine, Microsoft ve Apple türü şirketlerin çok sayıda özel ağı bulunurdu. Bunlar arasındaki uyumsuzluklar ve duvarlar, bugün kullandığımız pek çok teknolojinin geliştirilmesini zorlaştırır ya da olanaksız kılardı (Shannon 2004).

Sürücüsüz otomobilleri insanlığın hizmetine sunmanın en hızlı yolu aransaydı, ilk yapılması gereken şey, bu alandaki her tür yeni bilgiyi hemen ve herkesle paylaşmak olurdu. Teknoloji geliştirmek için kullanılan tüm otomobiller arasında anlık olarak bilgi paylaşılması mümkün kılınırdı. Yapay zekâ algoritmaları açık kaynak kodlu olur ve böylece bunlardaki hataların ve sorunların bulunması kolaylaştırılırdı. Bir kişi ya da ekip belirli bir sorunu çözdüğünde, başkaları gereksiz yere o sorun üzerinde çalışmazdı. Bir kişi ya da ekip belirli bir sorunu çözdüğünde, başkaları patentler ve fikri mülkiyet düzenlemeleri yüzünden aynı soruna gereksiz yere bambaşka çözümler aramak zorunda kalmazdı. Katkıda bulunmak isteyen herkes, Wikipedia örneğinde olduğu gibi, yetenekleriyle ve nitelikleriyle uyumlu katkılar sunabilirdi.

Kuşkusuz, ulaşım sisteminin aynı yöntemle bütünsel olarak ele alınması çok daha verimli bir yaklaşım olurdu. Ne var ki, bugün bunu yapmak tümüyle olanaksız, çünkü toplumsal kaynakların çok büyük bölümü sermaye sahiplerinin denetimi altında…



İnsanlık aşılacak mı?

Sürücüsüz otomobil teknolojileri yeterince geliştirildiğinde, gereksizler sınıfı hızla büyüyecek. Ama büyük teknoloji şirketlerinin sahipleri ve üst düzey yöneticileri bunun çok ötesine geçen olasılıkları tartışıyor. Sadece satranç oynamak ya da otomobil kullanmak gibi belirli işleri insanlardan daha iyi yapabilen (zayıf) yapay zekâ algoritmalarının yerini, er ya da geç, genel yapay zekâ algoritmalarının alacağını ve ardından bugünkü insan zekâsını geride bırakacak bir süper zekâya ulaşılabileceğini savunuyorlar.

Sonrasında ne olacağı hakkında pek çok spekülasyon var. Bir genel yapay zekâ algoritmasının insanlardan bağımsız bir şekilde hareket etmeye başlayıp dünyanın (ardından da evrenin) kontrolünü ele geçirebileceği de iddia ediliyor, “kötü” güçlerin genel yapay zekâ algoritmalarını dünya üzerinde egemenlik kurmak için kullanabilecekleri de…

Yapay zekâ (YZ) algoritmaları üzerinde çalışan şirketler, olası tehlikelere karşı platformlar kuruyor, bu alandaki araştırmalar için ilkeler belirliyor. Örneğin, YZ Ortaklığı’nın (Partnership on AI) üyeleri arasında Amazon, Apple, (Çinli teknoloji şirketi) Baidu, Facebook, Google, IBM, Intel, Microsoft, Samsung ve Sony de var. Elon Musk, PayPal kurucularından Peter Thiel, Hindistan merkezli teknoloji şirketi Infosys ve Amazon, insanlığa yarar sağlayacak yapay zekâ uygulamalarının geliştirilmesi için kurulan Açık YZ (Open AI) örgütüne 1 milyar dolar bağışlamayı taahhüt etti (Danti 2015).

Aslına bakılırsa, genel yapay zekâya ulaşılıp ulaşılamayacağı bile tartışmalı. Birkaç on yıl içinde dünyayı bir süper zekâ algoritmasının yönetmeye başlaması olasılığı ise ihmal edilebilecek kadar düşük. Buna karşılık, zenginleri giderek daha fazla zenginleştirirken orta katmanları yoksullaştıran ve insanların büyük çoğunluğunu en düşük ücretli ve yıpratıcı işlere ya da işsizliğe mahkûm eden (zayıf) yapay zekâ algoritmalarının boyunduruğu altında yaşadığımız kesin!

Teknoloji şirketlerinin sahipleri ve üst düzey yöneticileri, bizi, yapay zekânın insanlık yararına kullanılmasını sadece onların sağlayabileceğine inandırmaya çalışıyor. Kendileri üzerindeki en iyi denetimin yine kendileri tarafından kurulabileceğini savunuyorlar. Ne de olsa, devletler, kötü niyetli ya da beceriksiz yöneticilerin eline geçebilir … Teknolojiden anlamayan politikacıların müdahaleleri, olsa olsa olumsuz sonuçlar doğurur… Bürokratlar, yaratıcılığın ve yeniliklerin önünü kesmek dışında ne iş yapar?

İnsanlığın çok yakın bir gelecekte genel yapay zekâ tarafından tümüyle önemsizleştirilme ve hatta ortadan kaldırılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu kabul edildiğinde, bugünkü üretim ilişkilerine ve toplumsal güç dengelerine dayalı çözüm yolları aramaktan başka çare kalmaz. Ne de olsa, üretim ilişkileri ve toplumsal güç dengeleri bazı ülkelerde değiştirilse bile, geri kalan ülkelerin egemen sınıfları ve devletleri bunu bir tehdit olarak algılayacak ve genel yapay zekâ aracılığıyla bütün dünyayı boyunduruk altına almaya çalışacaktır.

Oysa, bir genel yapay zekâ algoritmasının yaratılmasından çok önce harekete geçirilebilecek olan muazzam bir zekâ potansiyeline sahibiz: Tüm insanların kolektif zekâsı.

Dünya satranç şampiyonu Garry Kasparov’un satranç bilgisayarı Deep Blue’ya yenildiği yaygın olarak bilinir. Ama Kasparov’un daha sonra İleri Satranç diye adlandırdığı yeni bir oyun biçimi geliştirmiş olduğunu bilenlerin sayısı bir hayli azdır. Bu yeni oyunun rakipleri, satranç bilgisayarı kullanan insanlardı. Makineler, taktik bir hamlenin olası sonuçlarını hemen hesaplayarak hata yapma olasılığını en aza indiriyordu. Böylece yorucu hesaplama işlerinden kurtulan insana düşen görev, stratejik planlamaya odaklanmak oluyordu. Kasparov’a göre, bunun sonucu, insanın yaratıcılığının daha yüksek bir aşamaya ulaşmasıydı.

2005 yılında düzenlenen bir “serbest stil” satranç turnuvasında ise, katılımcılar diledikleri şekilde ekip oluşturabilmiş. Bu turnuvada, satranç bilgisayarı kullanan insanlar, en güçlü satranç bilgisayarlarını bile yenilgiye uğratmış. Ama asıl önemlisi, turnuvayı, dönemin en gelişkin satranç bilgisayarlarından birini kullanan bir satranç ustası değil, aynı anda üç bilgisayardan yararlanan iki amatör oyuncu kazanmış (Kasparov 2017, 245-247).

Bir başka deyişle, algoritmalar ile insanlar arasındaki ilişkiler çok farklı şekillerde düzenlenebilir. Algoritmalar, insanların yaratıcılık düzeylerini yükseltmeye de yarayabilir, düşürmeye de. Ve büyük teknoloji şirketlerinin gizli tuttuğu algoritmalar daha çok ikincisine yarıyor.

Ansiklopedi hazırlamak, 1990’lı yıllara kadar, sadece uzmanların yapabildiği ve ticaret konusu olan bir işti. Bugünse, milyonlarca insanın gönüllülük temelindeki katkılarıyla yaratılmış, her an güncellenen, ücretsiz, reklamsız, kullanıcılarının bilgilerini veri simsarlarına satmayan, yüzlerce dilde versiyonu bulunan, geçmiştekilerle karşılaştırıldığında devasa boyutlarda bir ansiklopedimiz var. 2001 yılında kurulan Wikipedia, herkesin katkıda bulunabildiği ve kâr amacı gütmeyen bir platformun insanlığın bilgi birikimini sistemli bir şekilde özetleme işini ticari girişimlerden daha başarılı bir şekilde yapabileceğini kanıtladı.

Kuşkusuz, Wikipedia kusursuz bir bilgi kaynağı değil. Ticari şirketler, siyasal partiler, devletler, çok farklı çıkar grupları ve farklı sorunları bulunan bireyler Wikipedia’ya kendi dar çıkarları doğrultusunda müdahalelerde bulunmaya çalışıyor. Ama özellikle İngilizce Wikipedia, bu tür müdahalelerin etkilerini sınırlandırmayı başarabiliyor. Bunun için, ansiklopedinin katkıcılarının başlangıçta soğuk baktığı hiyerarşiyi de içeren bir düzen kurulmuş durumda. Kayıtlı katkıcılarından oluşan Wikipedia topluluğu tarafından uzlaşma yoluyla seçilen “bürokrat”lar (üst düzey yöneticiler), Wikipedia topluluğunun (bürokratlar tarafından belirlenen) ortak görüşleri doğrultusunda atanan “yöneticiler” ve seçimler yoluyla belirlenen “hakem kurulu”, ansiklopedinin nitel düzeyinin yine kolektif zekâ aracılığıyla korunmasını sağlıyor (https://en.wikipedia.org/wiki/Wikipedia:Administration).

Wikipedia, insanlar ile yapay zekâ algoritmaları arasındaki ilişkiler konusunda da bir model oluşturuyor. Tekrar tekrar yapılması gereken sıradan editörlük işleri için, “bot” adı verilen İnternet robotlarından yararlanılıyor. Ama hangi botların ansiklopedi üzerinde çalışabileceğine ve hangilerinin çalışmasının sonlandırılacağına yine Wikipedia topluluğu karar veriyor. Botlardan bazıları yöneticilerin sorumluluk alanına giren işler yapıyor. Bu tür botların hangi görevleri üstlenebileceğine topluluk karar veriyor. Yönetici botların kaynak kodlarının açık olması tavsiye ediliyor. Bot işleticisi, kaynak kodlarının kamuoyuna kısmen ya da tümüyle kapalı tutulmasını sağlayabilse de, dileyen her yöneticiye bunları sunmak zorunda (https://en.wikipedia.org/wiki/Wikipedia:Bot_policy). Yani, Wikipedia topluluğunun ortak görüşleri doğrultusunda atanan binden fazla yönetici, kaynak kodlarına erişebiliyor. Dolayısıyla, Wikipedia’da kullanılan algoritmalar, örneğin Google’ın arama sonuçlarını filtreleme ve sıralama algoritmalarından farklı olarak, insanların denetimine tümüyle kapalı birer kara kutu değil. Diğer yandan, Wikipedia’daki algoritmalar, insanları gereksizleştirmek yerine, yaratıcılık gerektiren işlere daha fazla zaman ayırmalarını sağlıyor. Böylece, Wikipedia topluluğunun kolektif zekâsı, algoritmalar yardımıyla daha da gelişiyor.

Sermaye sahiplerinin ideal dünyasında, bir yanda dolar milyarderleri ve çok yüksek ücretler alan yöneticiler ve uzmanlar var, diğer yanda ise algoritmaların denetimi altında en yorucu, sıkıcı ve zihin köreltici işleri en düşük ücretler karşılığında yapan işçiler ve algoritmalar yardımıyla sıkı bir şekilde gözetim altında tutulurken sadaka verilen aşırı yoksullar.

Üretim araçlarının özel mülkiyetine ve bilgi tekellerinin varlığına son verilmediği sürece, insanlığın geleceği hakkındaki tartışmaların büyük bölümü kaçınılmaz olarak gevezelik kategorisine girecek ve sermaye sahiplerinin ideal dünyasına doğru yol alınacak.

Oysa herkesin nitelikli bir eğitim aldığı, zorunlu çalışma saatlerinin en aza indirildiği, her düzeydeki karar alma süreçlerine bunlardan etkilenecek olan herkesin katılabildiği, üretim araçlarının herkese ait olduğu, herkes üzerinde etkide bulunan her tür bilgiye (ortaklaşa alınan kararlar doğrultusunda kısıtlananlar hariç) herkesin erişebildiği ve katkıda bulunabildiği bir toplumun kolektif zekâsı çok daha hızlı bir gelişim sergileyebilir ve insanlığın tümüne hizmet edebilir. Teknolojik yönelimler, ancak böyle bir toplumda, insanlığın ortak çıkarları doğrultusunda belirlenebilir.





Kaynakça

Amnesia, Anne. “Unnecessariat”, More Crows Than Eagles, May 10, 2016, https://morecrows.wordpress.com/2016/05/10/unnecessariat/

Bhattarai, Abha. “Bernie Sanders introduces ‘Stop BEZOS Act’ in the Senate”, The Washington Post, September 5, 2018, https://www.washingtonpost.com/business/2018/09/05/bernie-sanders-introduces-stop-bezos-act-senate/

Cox, David. “Watch your step: why the 10,000 daily goal is built on bad science”, The Guardian, 3 Sep 2018, https://www.theguardian.com/lifeandstyle/2018/sep/03/watch-your-step-why-the-10000-daily-goal-is-built-on-bad-science

Danti, Andrea. “Tech giants pledge $1bn for 'altruistic AI' venture, OpenAI”, BBC News, 12 December 2015, https://www.bbc.com/news/technology-35082344

Elkins, Kathleen. “The Age When 17 Self-Made Billionaires Earned Their First Million”, Inc., Feb 11, 2016, https://www.inc.com/business-insider/when-billionaires-made-their-first-million.html

Galloway, Scott. The Four: The Hidden DNA of Amazon, Apple, Facebook, and Google. New York: Penguin, 2017

Golson, Jordan-Bohn, Dieter. “All new Tesla cars now have hardware for ‘full self-driving capabilities’”, The Verge, Oct 19, 2016, https://www.theverge.com/2016/10/19/13340938/tesla-autopilot-update-model-3-elon-musk-update

Greenfield, Adam. Radical Technologies: The Design of Everyday Life. London-New York: Verso, 2017

Harris, Mark. “Google Has Spent Over $1.1 Billion on Self-Driving Tech”, IEEE Spectrum, 15 Sep 2017, https://spectrum.ieee.org/cars-that-think/transportation/self-driving/google-has-spent-over-11-billion-on-selfdriving-tech

Kasparov, Garry. Deep Thinking: Where Machine Intelligence Ends and Human Creativity Begins. New York: Public Affairs, 2017

Lee, Dami. “Amazon eliminates monthly bonuses and stock grants after minimum wage increase”, The Verge, Oct 3, 2018, https://www.theverge.com/2018/10/3/17934194/amazon-minimum-wage-raise-stock-options-bonus-warehouse

McAfee, Andrew-Brynjolfsson, Erik. Machine, Platform, Crowd: Harnessing Our Digital Future. New York-London: W. W. Norton & Company, 2017

McNamee, Roger. Zucked: Waking Up to the Facebook Catastrophe. New York: Penguin Press, 2019

Melendez, Steven-Pasternack, Alex. “Here are the data brokers quietly buying and selling your personal information”, Fast Company, 03.02.19, https://www.fastcompany.com/90310803/here-are-the-data-brokers-quietly-buying-and-selling-your-personal-information

Mishel, Lavrence-Schieder, Jessica. “CEO compensation surged in 2017”, Economic Policy Institute, August 16, 2018, https://www.epi.org/publication/ceo-compensation-surged-in-2017/

Newcomb, Alyssa. “Tesla's Self-Driving Cars Are Almost Ready to Pick You Up”, Fortune, February 20, 2019, http://fortune.com/2019/02/19/elon-musk-tesla-self-driving/

Pariser, Eli. The Filter Bubble: What the Internet is Hiding from You. New York: The Penguin Press, 2011

Shannon, Victoria. “Pioneer Who Kept the Web Free Honored With a Technology Prize”, The New York Times, June 14, 2004, https://www.nytimes.com/2004/06/14/business/pioneer-who-kept-the-web-free-honored-with-a-technology-prize.html