1 Nisan 2020 Çarşamba

Kaan Arslanoğlu'nun anti-Marksist tezleri

haberveriyorum.net yazıları

17 Mart 2010


Ali Mert, Kaan Arslanoğlu’nun “Evrim Açısından Devrim” kitabı hakkında iki tanıtım/eleştiri yazısı birden yazarak, epeyce bilgi verdi. Arada ben de (okumadan yorum yapma ayıbını işledikten sonra) kitabı okumuş oldum. Ali Mert’in yazdıklarının büyük çoğunluğuna katılıyorum. Bence de, Arslanoğlu, üzerinde düşünmeye-tartışmaya değer pek çok tez ileri sürüyor. Ne var ki, Kaan Arslanoğlu’nun temel tezlerinin, daha doğrusu en temel tezinin, Marksizm açısından “tartışmalı” bile değil, anti-Marksist olduğunu da yazmak gerektiğini düşünüyorum. Burada, sadece bu iddiamı açmaya çalışacağım. Çok fazla uzatmamak için, bazı tezlerin daha kapsamlı bir şekilde tartışılmasını başka yazılara bırakarak...

Eşitlikçi bir toplum düzeninin kurulması için mücadele edenlere, yüzlerce yıldır, “siz insanı hiç anlamamışsınız” deniyor. “İnsan doğası” diye bir şeyin bulunduğu söyleniyor. “İnsan” denen mahluğun, “doğası gereği”, bencil, rekabetçi, hırslı, açgözlü ve aynı zamanda tembel, aptal, hatta “kötü” olduğu anlatılıyor. Bu nedenlerle, “ideal” bir toplum düzeninin kurulamayacağı iddia ediliyor.

Marksizm, bu iddianın karşısına, birkaç temel tezle çıkıyor. Kabaca özetlersem: 1) Tarih dışı bir “insan doğası” yoktur; 2) İnsanın ne olduğunu belirleyen, onun maddi varlık koşulları ve bunlarla bağlantılı toplumsal ilişkilerdir; 3) Komünistler, kafalarında kurdukları bir “ideal toplum düzeni” için değil, önce kapitalizmin, sonra da sınıfların ortadan kaldırılması için mücadele eder...

“Komünizm”in her tür çelişkiden yoksun bir “yeryüzü cenneti” gibi algılanabilmesi, Marx’ın suçu değil. Marx’a göre, komünist toplum, insanlığın tüm sorunlarının çözülmesinin ve bu arada her tür çelişkinin ve çatışmanın ortadan kalkmasının değil, yalnızca, sınıfların ve dolayısıyla sınıfsal çelişkilerin ortadan kalkmasının ürünü olacak...

“Beş parmağın beşi bir değil ki!” Bu da, belli başlı sosyalizm-komünizm eleştirilerinden biridir... Ama Marx, hiçbir zaman, beş parmağın beşinin bir olduğunu iddia etmedi. Aksine, sosyalizm aşaması için kaçınılmaz saydığı “eşit işe eşit ücret” ilkesinin, insanlar eşit olmadığından, başlı başına bir adaletsizlik kaynağı olduğunu vurguladı.

Kaan Arslanoğlu ise, 150 bin yıldır değişmediğini iddia ettiği bir “insan doğası”nın varlığını koyuyor, iddialarının merkezine. Önsözde yer alan ve kitabın arka kapağına da aktarılan “İnsan soyu en temel problemlerini neden çözemiyor binlerce yıldır?”, “Ülkemizde ve dünyada sorunlar neden ağırlaşıyor ve toplumlar iki ileri bir geri, bir ileri iki geri, neden yerinde sayıyor, görünüşte onca ilerlemeye karşın?” sorularının yanıtları, Arslanoğlu’na göre, sınıfsal çelişkilerde değil, “insan doğası”nda aranmalı... Zaten, “sosyalizm bunca akla uygunken”, devrim yapmanın çok zor olmasının ve yapılan devrimlerin bir türlü tutunamamasının nedeni de buymuş...

“İnsan doğası”, 150 bin yıldır neden değişmemiş? Çünkü insanın genetik malzemesi, bu kadar süredir değişmemiş... İnsan, zekası ve aklı da, bu genetik malzeme tarafından belirleniyormuş. İnsan, yeterli zekadan/akıldan yoksun olduğu için, kendi yarattığı teknolojiyi, “uygarlığı” ve kalabalıkları kendine yararlı/uygun şekilde idare edemiyormuş ve edemezmiş. İnsanların yüzde altmışı çok aptal, yüzde kırkı az aptalmış. Ve sonuç: “Tabii ki komünizm bu insanla hiç mümkün değildir. Bunu bilmek bize ne kadar? Her şeyden önce sosyalizmden komünizme, şu şekilde, bu yolla, şöyle aşamalar üstünden geçilecek türünden boş tartışmaları sona erdirir.” (s. 161)

Kısacası, başta Marx olmak üzere aşağı yukarı tüm Marksistler, boş bir hedef belirlemişler, insanlık için...

Arslanoğlu, “komünizme zaten ulaşılamaz, ama sosyalizm için mücadele etmek gerekir” diyor... Oysa Marksizme göre, sosyalizm, kapitalizm gibi kendisini yeniden üretme dinamiklerine sahip, bağımsız bir toplumsal formasyon değil, kapitalizm ile komünizm arasındaki geçiş döneminin adı. Sosyalizmi kalıcılaştırmaya çalışırsanız, varacağınız tek sonuç, sınıflı topluma dönüş olur. Dünya devrimi ve sınıfsız toplum hedefini geriye düşürürseniz, sosyalizmin çürümesini de kabullenmiş olursunuz. Sosyalist toplum, ancak, sınıfsız toplum hedefi doğrultusunda mücadele edildiği ve bu mücadele içinde insanın değişmesi sağlandığı sürece ayakta kalabilir.

Komünizmin “her açıdan ideal bir düzen” olduğu iddiası ise, yukarıda vurguladığım üzere, Marksizmin dışında...

Tüm insanların geri zekalı ya da aptal olduklarını ileri sürmek, aslında pek bir şey söylememektir. Aynı iddialılıkla, tüm insanların zeki ve akıllı oldukları, ama bazılarının daha da zeki ve daha da akıllı oldukları da savunulabilir. Üstelik, insanlığın son birkaç bin yıldaki ve özellikle de son birkaç yüzyıldaki hızlı ilerlemesi ve bunun somut sonuçları, ikinci tezi savunmayı fazlasıyla kolaylaştırır. İnsan, öyle zeki bir canlıdır ki, genetik malzemesinden kaynaklanan kısıtlara rağmen, tüm insanların tüm temel ihtiyaçlarının karşılanmasını mümkün kılacak bir bilimsel ve teknolojik birikimi yaratabilmiştir.

Marksizme göre, bu birikimin tüm insanlığın hizmetine sunulmasının ve tüm insanların katkılarına açık hale getirilmesinin önündeki en önemli engel, kapitalizmin dünya ölçeğindeki egemenliği. Çünkü, bu düzende, insanlığın en azından yüzde 90’dan fazlası, kendilerini geliştirme ve insanlığın gelişimine anlamlı katkılarda bulunma olanağından yoksun bırakılıyor. Aç insanın gözü ekmekten başka bir şey görmez ve toplumsal ilişkileri ile zekası da buna göre belirlenir. İnsanların açlıkla terbiye edildiği bir dünyada, “bu insanlar geri zekalı, bu nedenle ideal bir toplum düzeni falan kuramıyorlar ve kuramazlar” demek, biraz insafsızcadır! (Bu arada, insanların açlıkla terbiye edildiği bir düzende, tok olanlar da, kaçınılmaz olarak, geri zekalı olur.)

Genetik malzemeye belirleyicilik atfeden Arslanoğlu, bu görüşü sorgulayan ve çevrenin etkisini vurgulayan bilimcileri bile kolay yoldan yerin dibine batırıyor. Toplumsal ilişkilerin insanı dönüştürücü etkisi, Arslanoğlu için, ihmal edilebilecek bir şey... Arslanoğlu’nun “insan”ı, toplumsal ilişkilerinden bağımsız, onlar tarafından değil genetik malzemesinin ürünü olan “karakter”iyle belirlenen bir canlı... Karikatürize etmiyorum: “Kişilerin ‘karakterleri kaderleridir’ ya da başka deyişle bireyin her türlü tercihi kişiliğince belirlenir. İnsanlar belli karakter grupları içindedir ve bu gruplar tarih boyunca pek az değişim gösterirler. Yani Menşevikler ve Bolşevikler beş yüz yıl önce de vardı, bugün de var, elli yıl sonra da olacaklar.” (s. 343)

Oysa aynı karakter özelliklerine sahip insanlar, farklı toplumsal ilişkiler içinde çok farklı hedefler doğrultusunda hareket edebilirler. Tıpatıp aynı karakter özelliklerine sahip insanlar, Bolşevik de olabilirler, Menşevik de olabilirler, faşist de olabilirler! Diğer yandan, aynı karakter özelliklerine sahip insanları bir araya getirmeye kalkışsanız, ertesi gün dağılacak bir toplam yaratmış olursunuz. Hangi toplumsal hedef doğrultusunda mücadele etmek isterseniz isteyin, başarıya ulaşabilmek için, çok farklı karakterdeki insanların katacağı zenginliklerden yararlanmak zorunda olursunuz. Asıl önemlisi, mücadelenin kendisi, bu mücadeleye katılan insanları değiştirecek, farklı özelliklerinin ön plana çıkmasını ve farklı özelliklerinin geri plana düşmesini sağlayacaktır. İnsan, yaşamı boyunca değişir. Tabii, farklı türden toplumsal ilişkiler kurabildiği ölçüde...

Örneğin, insanın paylaşımcılık düzeyi, değişmez bir veri midir? Sosyalizm mücadelesinin dışındaki bir örnekle tartışayım: Özgür yazılımcılık diye bir akım var. İnternet sayesinde olanaklı hale gelen bir paylaşım ve birlikte üretme kültürü var. Vikipedi olmasa bile Wikipedia, yeterli birikime ve zamana sahip olan insanların, gönüllülük ve eşitlik temelinde, ortaya çok anlamlı ürünler çıkarabileceğini gösteriyor. Paylaşımda bulunma olanaklarının artması, paylaşımcılığın da güç kazanmasını sağlıyor. Elbette, İnternet sayesinde ve onun aracılığıyla gerçekleştirilen paylaşımlar, evrensel bir model falan oluşturmuyor. Ama, aynı genetik malzemeye sahip insanların çok farklı türlerde ilişkiler kurabileceklerinin ve bu ilişkiler sayesinde hem kendilerini hem de başkalarını değiştirebileceklerinin çok küçük ölçekli bir örneğini sunuyor.

“İyi de, o zaman bugüne kadarki sosyalizm deneyimleri neden başarısız oldu” diye soracaktır (ve soruyor), Arslanoğlu.

1860’lı yıllarda da, burjuva cumhuriyetçilerine, “iyi de, o zaman bugüne kadarki burjuva cumhuriyeti kurma girişimleri neden başarısız oldu” diye sorulabilir ve “burjuva cumhuriyeti insan doğasına aykırı da ondan” denebilirdi... Ne de olsa, 1789 Fransız Devrimi’nin üzerinden 70 küsur yıl geçmişti ve o zamana kadar bu ülkede kurulan iki cumhuriyet de kısa süreler içinde yıkılmıştı... Dünyanın geri kalanında durum daha da kötüydü...

Sovyetler Birliği deneyiminde, emperyalizmin baskısı altında bir köylü toplumunu dönüştürme çabasının yol açtığı gerilimler de önemli (geriletici) bir rol oynamıştı. Bugün, dünyanın neredeyse tüm ülkeleri, 1917 yılının Rusya’sına göre, çok daha gelişkin koşullara ve olanaklara sahip. Sırf bu nedenle bile, 21. yüzyılın sosyalizm deneyimleri, 20. yüzyıldakilerin bir tekrarı olamaz. Örneğin, halkın devlet yönetimine katılımı açısından, 20. yüzyılın deneyimlerine göre çok daha ileri hedeflerin belirlenebileceğini ve belirlenmek zorunda olduğunu düşünüyorum. Bu bile, yeni deneyimlerin eskilerine göre çok farklı (ve insan söz konusu olduğunda dönüştürücü) olmasını sağlayacaktır. Arslanoğlu ise, sosyalizmin bugüne kadarki başarısızlıklarını değişmeyen “insan doğası”yla açıklarken, buna uygun bir sosyalizm modeli arıyor. Kanımca, yeniden değerlendirmesinde yarar var...

Kaynak: Kaan Arslanoğlu, Evrim Açısından Devrim, İthaki Yayınları, Ocak 2010, İstanbul.


YORUMLAR


17 Mart 2010, yazan cansu fırıncı,
Yorum no: 2323

Sevgili Erkin,

bana kırılmayacağını umarak, eleştirinin bende aceleye gelmiş izlenimi uyandırdığını belirtmeliyim.

Kimi alıntılar yapmışsın ve bütünlüğü bozarak zorlama yorumlar yapmışsın.

Kaan, kitapta "alt yapının da alt yapısı" olarak tarif ediyor insan malzemesini, ve daha da önemlisi "tarih dışı" bir öz tarifi filan da yapmıyor, aksine binlerce yıldan bu yana süzülerek gelen belli davranış kalıplarından bahsediyor.

Genetik yapımızın, kişisel özelliklerimizin dünyayı değiştirme mücadelemizdeki rolüne, karşımıza çıkardığı zorluk ve engellere dikkat çekiyor.

Bence, solun bu zamana kadar ihmal ettiği pek çok etkene çubuğu büküyor.

Bir kaç alıntı ile kitabın özünü tartışmanın yararlı bir netice vereceği kanısında değilim.

Tekrar göz gezdirirsen, başkaca sonuçlara ulaşacağını düşünüyorum.

Kaldı ki kitapda "insan" ögesinin dışında, buna bağlı olmakla birlikte başkaca yanlarına da kapsamlıca değinilen bir Stalin konusu, Sovyet Sosyalizmi konusu var ve Kıvılcımlı'nın tarz-ı siyasetine dair yorumlar var. Ölçeği çok daralttığın için bunlardan bahis bile açmamışsın mesela.

Çok yerinde bir soru soruyor Kaan: Hayattayken tapılan bir lider ölümünde kısa bir süre sonra "günah keçisi yapılıyor" ve ona tapınan halktan gık çıkmıyor, neden diye soruyor...

Tekrarla, Kaan, kitabında çubuk büküyor ve bence yıllardır ihmal edilen etkenlere dikkat çekiyor. Bana kalırsa, daha titiz eleştirileri ve fikir alışverişini hakeden bir çalışma duruyor önümüzde.

Soldaki sevgisizlik geleneğine de haklı bir eleştirisi var:-)

Bu nedenle ve bu bir neden olmaksızın da:

sevgiyle.

Cansu.

**********

Aceleye gelmekten çok...
18 Mart 2010, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 2325

Aslına bakılırsa, en büyük sıkıntım, konuyu "köşe yazısı" boyutunda ele almaya karar vermiş olmamdan kaynaklandı. Bu haliyle bile fazlaca uzun bir yazı oldu ve son haline getirmeye çalışırken epeyce bir paragrafı atmak zorunda kaldım. Bazı başlıkları "ağır yazı" olarak yeniden ele alabileceğim düşüncesiyle...

Ama "alıntılar yaparak bütünlüğü bozma" eleştirisine çok katılamayacağım. Özellikle de, insanlığın en temel sorunlarının, genetik yapısının ürünü olan zekasının 150 bin yıldır değişmemesinden kaynaklandığı tezinin, kitapta gerçekten de merkezi bir yerde duruyor olması nedeniyle...

Kanımca, "150 bin yıldır değişmeden kalan bir insan doğası"nın varlığı, iki farklı düzeyde ele alınabilir. Birincisi, insanın gerçekten de bu kadar uzun bir süredir hiç değişmemiş bazı "türsel" özelliklerinin bulunduğu söylenebilir. Ama o zaman, bunların, güncel sınıf mücadeleleri aracılığıyla ulaşılabilecek hedeflerin kapsamı konusundaki tartışmalarda çok fazla yerleri olmayacaktır/olmamalıdır. Buna karşın, Kaan Arslanoğlu, "komünizm hedefini anlamsız kılacak" türden bir "insan doğası" tarifi yapıyor. Daha doğrusu, kendi tarif ettiği "insan doğası"ndan hareketle, komünizme ulaşmanın imkansız olduğunu savunuyor.

Sınıf mücadelelerine ilişkin tartışmalar bağlamında, "insanın tarih dışı [bir] doğası yoktur vardır" türü bir tez ile, "insanın 150 bin yıldır değişmeyen bir doğası vardır" tezinin bir ve aynı şey olacağı kanısındayım.

"Altyapının da altında bir altyapı var" tezi ile, "asıl belirleyici olan, insanın hiç değişmeyen özellikleridir" tezi de bir ve aynı anlama gelecektir... İnsanın "zaaflı bir varlık" olduğu tezi, insanlığın kendisi kadar eski. Ama aynı insanlık, "hiç değişmeyen zaaflarına" rağmen, çok farklı tarihsel dönemler yaşayabildi, bundan birkaç yüzyıl önce hayal bile edilemeyecek adımlar attı. Tam da şimdi, 21. yüzyılda, üstelik önümüzde bilimsel ve teknolojik gelişmenin ürünü yepyeni olanaklar varken, "insanlığın gelip gelebileceği nokta iyi kötü bir sosyalizmdir" diye bir tez ileri sürmenin fazlasıyla riskli/yanlış olacağı kanısındayım.

Yine açamadım, ama Kaan Arslanoğlu'nun tezi, aslında, bizi çok geri (ve onun aslında pek istemeyeceği, istemediği) bir sosyalizme de mahkum ediyor. Örneğin, Stalin tartışmasında, insanlığın bundan sonra geçmişteki bazı sancıları tekrar yaşamamasının yollarını araştırmaktan çok, bunların kaçınılmaz olduğunu savunma noktasına gelebiliyor. Başka nedenlerle değil, "insan doğası"na yüklediği anlam nedeniyle...

Ama yazıda yap(a)madıklarımı burada yapmaya kalkışmayayım; bazı başlıkların daha kapsamlı bir şekilde tartışılması işini başka yazılara bırakayım.

Kitapta yalnızca benim bu yazıda tartıştığım tezlerin bulunmadığını, tartışmaya değer pek çok tezin bulunduğunu, giriş paragrafında vurgulamamın yeterli bulunacağını ummuştum. Ama gerçekten de, o paragraflar, "laf olsun" diye yazılmış sayılıp geçilebiliyor...

"Sevgisizlik" izlenimi doğduysa, şahsen Kaan Arslanoğlu'ndan özür dilememin bir anlamı bulunmuyor; böyle düşünen başkalarından özür dilerim... Ben, dürüstçe bir eleştirinin (insanın düşündüklerini art niyet taşımaksızın paylaşmasının) sevgisizlik sayılmaması gerektiğini düşünürüm; ama bazen, biçim özü mahvedebilir gerçekten de... Umarım çok da öyle olmamıştır...

Sevgilerimle...

Erkin.

**********

yoruma dair bir soru...
18 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2326

"Sınıf mücadelelerine ilişkin tartışmalar bağlamında, "insanın tarih dışı doğası yoktur" türü bir tez ile, "insanın 150 bin yıldır değişmeyen bir doğası vardır" tezinin bir ve aynı şey olacağı kanısındayım."

Burada bir yazım yanlışı var gibi geldi bana. Yani Özalp'in ana yazısındaki itiraza zıt bir anlam çıkıyor burada. Cümlenin sonunun ".... tezinin bir ve aynı şey olmayacağı kanısındayım" şeklinde yazılmasının doğru olacağı kanısındayım. Çünkü insanın tarih dışı olmayan doğası, sınıf mücadeleleri ile yoğurulan doğasıdır ve bu görüş "insanın 150 bin yıldır değişmeyen bir doğası vardır" tezinden epey farklı bir anlama gelir.

**********

yoruma dair soruya yanıt
18 Mart 2010, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 2327

Elbette yanlış yazmışım; uyarınız nedeniyle teşekkür ederim.

**********

Harika tartisma
18 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2329

kimse kusecek, kirilacak, darilacak vs. vs kaygisi tasimadan tartsimaya devam edin, o kadar keyifle okunuyor ki yazi ve de pesi sira yazi-yorumlar.

kaan'in kitabini henuz okuyamadim. ali mert'e ve erkin'e boyle bir tartismayi baslattiklari icin sukranlarimi sunuyorum.

bu kadar seviyeli ve dolu-dolu bir tarisma (biraz da polemik hani) entellektuel ortamdaki liberal agirligi dagitmada cok ama cok onemli islevler ustlenebilir, butun oteki faydalarinin yanisira...

Degerli fikirleri icin kaan, ali mert ve erkin'e tekrar tesekkur.

MuammerC

**********

iki yazı üst üste olunca, bir garip oldu
18 Mart 2010, yazan Ali Mert,
Yorum no: 2333

eleştiri geliştirir tamam da, saçma ya da tuhaf olan, sitenin durduk yere "kaan arslanoğlu'na yüklenen" bir görüntü vermesi oldu! tartışmaya açık ve istekli bir yazarın, üretken çabasını ve ayrıksı birikimini iyi süzüp değerlendirmek için, üslup ya da biçimde de duyarlı olmak önemli sanırım. "kaan arslanoğlu'nun anti-marksist tezleri" yerine, "kaan arslanoğlu'nun açtığı tartışmadan hareketle insan doğası" dense, tartışma zemini kutuplaştırıcı/uçlaştırıcı olmaktan uzaklaşır sanırım. kaldı ki, bildiğim kadarıyla kaan'ın "markist olma iddiası" değil, "kendi 'baba kuramı' ile marksizm arasındaki ilişkiyi/mesafeyi tartması" söz konusu. marksist olma iddiasındakiler, ortak bir siyasi zemini de paylaşıyorlarsa, bu tartma eylemini, iterek değil, çekerek karşılamalılar...

**********

insan doğası ve marksistlerin doğası
18 Mart 2010, yazan alicenk,
Yorum no: 2337

Erkin'in yazısını Erkin'i ve Kaan'ı hiç tanımayan birisi okusaydı, kitaba dair keskin yargılarda bulunulduğunu anlayacak ama aklına sevgiye veya itip çekmeye dair herhangi bir şey gelmeyecekti diye düşünüyorum. Tersinden aynı koşullarda Ali Mert'in yazısını okuyan birisi de Ali Mert'in kitap üzerine son kertede ne söylediğini anlayamayacak ama yine sevgiye veya itip çekmeye dair aklına bir şey gelmeyecekti diye düşünüyorum.

Bu kesinlikle iki yazıdan hangisinin daha başarılı olduğuna dair bir karşılaştırma değil. Sadece birisinin ayrıntılı bir kitap tanıtımı diğerinin de sadece kitabın temel tezine dair bir eleştiri olmasından kaynaklanıyor.

Bence tüm bu tartışmalarda temel sorun hem Kaan'ın kitabında (Ali Mert'in tanıtım yazısından anladığım kadarıyla- mecburen artık alıp okuyacağız :-) ) hem de Erkin'in eleştirisinde sanki insan doğası üzerine bugüne kadar hem marksizm içinde hem de bilim tarihinde hiç tartışma yaşanmamış gibi bir hava olması.

Bu kesinlikle ne Erkin'in eleştirilerine katılmadığım anlamına ne de Kaan'ın kitabının değersiz olduğu anlamına geliyor.

Tartışmaya katkı anlamında Türkçe'ye çevrilimiş insan doğası ve marksizm üzerine iki kitap tanıtımına yer verdiğim yazıyı referans gösteriyorum: "İnsan doğası ve marksistlerin doğası", soL haftalık dergi, sayı: 295, 4 Eylül, 2009.

Yine tartışmayla ilgili diğer iki yazım:

Matrixism ve Marksizm: Makineler ve Genler, soL haftalık dergi, sayı: 265, 6 Şubat 2009.

Köleliğin biyolojik kökenleri, soL haftalık dergi, sayı: 275, 17 Nisan 2009.

"Sevgiler",

Ali C. Gedik

**********

Bir de
28 Mart 2010, yazan alicenk,
Yorum no: 2338

kendim sildim.

**********

Üslup tartışmaktansa...
18 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2342

1. Yazının başlığı, daha kapsamlı bir eleştiri beklentisi yaratarak okurda "bu muydu..." duygusuna yol açıyor.

2. Ancak, anti-marksist bir teze "anti-marksist" demenin sevgisizlik olarak nitelenmesi niye? Düşünsel eleştiride hedef alınan düşüncelerdir, bunların sahibi "bir dost", "bizim oğlan", "bizimki" olsa bile eleştirinin eğilip bükülmesi, başka şeyler bir yana, yöntemsel olarak yanlıştır.

3. Kitabı okumadım, ama K. Arslanoğlu'nun yazıda alıntılanan minvalde görüşlerini uzun yıllardır yazıp çizdiğini biliyorum. Bu nedenle Cansu'nun yorumunu bütünüyle "manasız" buluyorum. (Abi, şimdi bunları karıştırmanın zamanı mıydı, bak başka mevzular da var...)

4. Bana kalırsa solda sevgisizlikten önce, nitelikli ve bilimsel tartışma yoksulluğu gibi bir sorun var. E. Özalp bu bakımdan değerli bir tartışma başlatıyor, üslup tartışmasına çevirmeden bundan faydalanmak gerekir. Devamını bekliyorum.

Can Saday

**********

Sevgi Böcekleri!
18 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2349

Değerli Arkadaşlar,
Bu “sevgi” “sevgisizlik” meselesi yanlış anlaşılmasın her şeyden önce. Sevgi böcekleri değiliz sonuçta. Kitapta “Soldaki sevgisizlik geleneği” diye bir bölüm var, ona atfen böyle bir mevzu açıldı. Bunu biraz da ben açtım aslında, ilk yazıya verilen yorumlarda yorumcuların birbirine insafsızca saldırması karşısında. Buradaki asıl sorun ne biliyor musunuz, bizler bu kötücül duygusallığa alışmışız ve bağışıklık kazanmışız da, dışarıdan ara sıra bizi izleyenlerde dehşet uyandırıyor. Sıradan vatandaşın solculaşmasını engelliyor. Yoksa işin esası bir yorumcunun belirttiği gibi soğukkanlı şekilde bilimsel tartışma üslubunu yakalamaktır.
Şimdi benim söylediklerim, aşağı yukarı on yedi yıldır söylediğim şeyler. Ama o kadar yeni şeyler ki bir bakıma, buradaki tartışmalara hakkıyla cevap verebilmem, her yeni kavramı yeni okura ilk kez anlattığımdan yeni bir kitapçık yazmamı gerektirir. Ben bunları dört ayrı kitapta anlattım, burada ne kadar özetlesem eksik kalacaktır. O yüzden burada kısaca bir iki şey söyleyebilirim. Ali Mert’in “boşluklar var” dediği noktalar önemli, onlara cevap verecektim, ama bunları erteleyip, Erkin Özalp’a bir iki noktada cevap vermeliyim.
Anti-Marksist olma meselesi. Eğer Marksizmi felsefedeki bir yöntem olarak kabul edeceksek ki, bana göre Marksizmin özü, onun yöntemidir, ben asla anti-Marksist değilim. O noktada anti-Marksist olan Erkin Özalp’tır. Ama böyle bir yöntem sonucu Marx’ın ortaya döktüğü saptamalarsa Marksizm, o zaman Özalp haklı. O daha Marksist duruyor, benim tezlerim bir sapmayı ifade ediyor. Bu anlamdaki Anti-Marksistliği bile isteye kabul ediyorum.
Şöyle söylersem derdimi anlatmış olurum. Tek bir konuyu ele alalım. İnsan doğası. Kitabın ilk sayfasındaki epigraf Marx’tan. Onu oraya bilerek koydum. Marx “insan doğası” kavramını kullanıyor. Marx’ın insanın doğası diye bir şey olmadığını söylediği yanlıştır, başka birkaç yerde daha kullanmıştır bu kavramı. Ama Marx’a göre insan doğası değişmez bir şey değildir. Ayrıca insan doğası maddi yaşam koşullarıyla belirlenir. Genel anlamda Marx’ın bu iki saptamasına da katılıyorum. Ama genel anlamda. Marx bunu daha fazla açtığında yanlışa düşüyor ya da yanlışa düşürebilecek yorumlara açık ifadeler kullanıyor. Niye? Çünkü kullandığı bugün bile aşılamamış bilimsel yöntemi doğru, fakat elindeki veriler yetersiz. Marx Darwin’i biliyordu, ama ne demek istediğini kavrayamamıştı. Çünkü o devirde Darwin bile kendisinin ne demek istediğini tam kavrayamamıştı. Neden? Daha genler bilinmiyordu, mutasyon bilinmiyordu, evrimbilim ve biyoloji emekleme devrindeydi. Türleşme tam olarak nasıl cereyan eder, genetik neyi nasıl belirler bilinmiyordu. Marx bunları bilseydi benim gibi düşüneceğinden samimiyetle eminim. Evet, insanın doğası değişmez değildir, değişir, ama sistemlerin değişmesiyle değil. İnsan doğasının değişmesi öncelikle genetik değişime, mutasyona bağlıdır. En son büyük mutasyon 150 bin yıl önce olmuş. Her an yine olabilir, ama bir yüz elli bin yıl daha gecikebilir. İnsanın tarihi Marx’ın bildiği, kurallarını kestirebildiği altı yedi bin yıllık tarih değildir. 150 bin yıl artı üç milyon yıllık bir tarihtir. İnsanın doğasını belirleyen maddi koşullar son altı yedi bin yıllık “uygarlık” koşulları değil, en az 150 bin yıl öncesini kapsayan maddi koşullardır. Bu maddi koşulları bilmek antropoloji ve evrimbilimle yakından ilgilenmeyi gerektirir. Ve her şeyden önce milyonlarca yıllık maddi koşulların ürünü olan insanın biyolojik yapısı tüm bu maddi koşulların “alt yapıların” günümüzdeki temsilcisi olan en temel maddi koşuldur. O biyolojik yapı sol entelektüellerin pek sevdiği terimle “özne” değildir yalnızca, daha fazlasıdır, tarihi maddi koşulların temsilcisi ve bizatihi maddi koşuldur. Onun bedensel ve beyinsel kapasitesi ve bu kapasitenin genetiği değişmedikçe değişmeyecek sınırları maddi yaşam koşullarının da sınırıdır. Uzatabiliriz… Bütün bunları bilmek neye yarar? Havanın içinde havasız kalmamamızı sağlayanın oksijen olduğunu bilmek kadar hayati bir bilgidir bu. Birkaç pratik siyasi sonucuna değinecek olursam: Sosyalizmin bu doğaya ne bakımdan yakın ne bakımdan uzak olduğunu bilmek çalışmalarımızın tüm seyrini değiştirebilir. Örneğin burjuva demokrasisinin bu doğa açısından tam bir aldatmaca olduğunu kavrayabiliriz. Toplumlara gereken şey iyi diktatörlüktür. İyi diktatörlük proletarya diktatörlüğünden başka bir şey değildir. Lakin diktatörlüklerin çok büyük çoğunluğu da kötüdür. Yani insanı ezer, yani sınıf farklılıklarını azdırır. Katılımcılığı savunmak, eşitliği savunmak, demokrasiyi, tartışmaya dayanan uzlaşmayı savunmak her zaman yapmamız gereken şeydir. Ancak bu çabalarımızın tam başarılı olması asla mümkün değildir. Bu çabalarımızda kazanacağımız en yüksek başarı, kötü diktatörlükler yerine (burjuva demokrasileri de kötü diktatörlüklerdir aslında) iyi diktatörlüğü daha uzun süre yaşatmamıza olanak verir. Hasılı, insan doğası her şekli verebileceğimiz plastik bir madde değildir, ancak belli kurallarla ve ustalıkla yontabileceğimiz bir oltu taşıdır. Bu doğayı bilir ve ona uygun siyaset yaparsak başarı kazanırız. İnsan doğası yoktur dedikçe duvara toslamamız kaçınılmazdır.
Kaan Arslanoğlu

**********

'İnsan doğası' ve komünizm
19 Mart 2010, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 2357

Öncelikle, eleştirilerimi bazı “boşluk”lardan yararlanarak anlamsız göstermeye çalışmak yerine, tam da tartışmanın özü hakkındaki değerlendirmelerini paylaştığı için, Kaan Arslanoğlu’na teşekkür ederim. Soldaki “polemik kültürü”nün belki de en (“sevgisizlik”ten bile) önemli olumsuz yanı, ortaya atılan tezlerin tartışılmasından çok, karşı tarafın verdiği açıklardan yararlanarak “gol atma” çabasının gösterilmesi. Arslanoğlu, tam tersini yaparak, kendi temel tezlerinden birini daha da açık bir şekilde dile getirmiş.
“Yöntem olarak Marksizm” meselesi...

Kaan Arslanoğlu’nun “yöntem tartışmaları” hakkındaki görüşlerimden haberdar olduğunu hiç sanmıyorum; ama, belki “insanları çözümlemek” konusundaki birikiminin de katkısıyla, tam doğru noktaya vurmuş!

Çok açık yazayım: Marksizmin “her şeyden önce bir yöntem” olduğunu iddia edenlerin çoğunun, aslında Marksizmden pek fazla hoşlanmadıklarını, ama Marksizmden etkilenen/etkilenebilecek insanlarla bağlarını koparmak da istemediklerini düşünürüm... Çünkü bu iddiayı ortaya atanların çoğu, Marx’ın ikincil önem taşıyan bazı öngörülerinin değil, bazı temel tezlerinin yanlış olduğunu savunur.

Açık olmanın ötesinde, kaba bir şekilde yazayım: Marx, bir “komünist”ti... “Komünist” Parti Manifestosu’nun yazarlarından biriydi... Onun en önemli amacı, insanlığın “komünizm”e ulaşmasıydı... Sosyalizm, Marx açısından, yalnızca bir “ara aşama”ydı. Tam da bu nedenle, çok da uzun uzadıya tartışmamıştı, “geçiş” sorunlarını... Ona göre, sosyalizm (yani “proletarya diktatörlüğü” dönemi) çok kısa sürecekti (en büyük yanılgılarından biri!).

Bence, Marx’ın en temel tezleri yanlışsa, yöntemi de yanlıştır... Bir başka deyişle, “komünizm” imkansızsa, “Marksist yöntem” de yanlıştır...

Bu tartışmaya dönmek üzere, “insan doğası”na gelirsek...

“İnsan doğası” diye bir şeyin var olup olmadığı değil, tartıştığımız... 150 bin yıldır değişmemiş olan bir “insan doğası”nın bulunup bulunmadığını (ve/veya, sınıf mücadeleleri bağlamında “asıl belirleyici” olanın, insanın 150 bin yıldır değişmeyen özellikleri olup olamayacağını) tartışıyoruz...

“Marx’ın döneminde henüz genler bilinmiyordu”...

Evet, elbette bilinmiyordu... Ama yüzlerce yıldır, insan beyninin (ya da zihninin) bir “beyaz sayfa” (tabula rasa) olarak dünyaya geldiğini iddia edenler de vardı, önceden biçimlenmiş olarak geldiğini iddia edenler de... 1596 doğumlu Descartes ile 1632 doğumlu Locke, biraz da, bu tartışmayı yapmış oldukları için ün kazanmıştı...

Diğer yandan, Marx, tıpkı Kaan Arslanoğlu gibi, yüz yüze görüşmeler yoluyla, (özellikle İngiltere’de çok sayıda işçiyle yüz yüze görüşen Engels gibi) arkadaşları aracılığıyla ve her tür alanla ilgili çok fazla kitap okuyarak, her türden insan ve “karakter” hakkında epeyce bir bilgi edinmişti. Dahası ve en önemlisi, Marx’ın kendisi de, bir dönem boyunca (gençlik döneminde), değişmeyen bir “insan doğası”nın var olduğunu düşünmüş, insanın “kendi özüne” yabancılaşmasından söz etmiş, ama sonra bu yaklaşımdan vazgeçmiş ve tarih dışı bir “insan doğası”nın bulunmadığını savunmaya başlamıştı...

Arslanoğlu, insanın, genleri tarafından belirlenen mutlak sınırları hakkında tartışma yürütürken, yüzlerce yıldır yürütülen tartışmanın kutuplarından birine yerleşiyor. Eskiden olduğu gibi bugün de, bir yanda “beyaz sayfa”cılar var, diğer yanda ise insanın yapıp ettiklerinin büyük ölçüde önceden (biyolojik olarak) belirlenmiş olduğunu iddia edenler... Uç bir görüşü savunan Arslanoğlu, diğer uç görüşü savunanları kolay yoldan mahkum ediyor. Oysa bu tartışma, büyük olasılıkla, daha yüzlerce yıl boyunca sürecektir... Demek ki, bu tartışmada en uç konumlara yerleşenlerde eksik kalan bir şey var. Yöntem açısından yaklaşırsak, eksik kalan şey, “diyalektik” olsa gerek!..

Kaan Arslanoğlu, “insanoğlu eksiklidir, bu nedenle ancak diktatörlükle yönetilebilir” diyor... İnsanoğlunun “yontulması” gerektiğini savunuyor...

Peki ama, insanoğlunu yontacak olan insanlar nerede yontuldu ya da yontulacak? Eğer insanlardan bazıları, mevcut genetik malzemeleriyle, diğerlerini yontmak için gerekli olan zeka düzeyine ulaşabiliyorsa, diğerleri neden ulaşamıyor? Bence, Kaan Arslanoğlu, tutarlı olmak istiyorsa, ya “bu insanlık adam olmaz, onu adam etmek için mücadele etmeye kalkışmak saçma, zaten mücadele etmeye kalkışanlar da aslında adam olamayacaklarından, her şey boş” demeli (demeyeceği, demek istemeyeceği açık tabii ki), ya da tezlerinde bir revizyona gitmeli...

“İyi diktatörlüğü daha uzun süre yaşatmak”... Arslanoğlu’nun önümüze koyduğu en ileri hedef bu...

Marx, “proletarya diktatörlüğü” kavramını kullanırken, bu kavramı yüceltmemişti; tam tersine, sosyalizm ile komünizm arasındaki geçiş döneminin, kaçınılmaz olarak, “kötü” özellikler taşıyacağını vurgulamaya çalışmıştı. Sosyalizm döneminde, hedef, proletarya diktatörlüğünün ortadan kaldırılmasıdır.

Proletarya diktatörlüğü ne için vardır? Her şeyden önce, sınıflı topluma dönüşü savunan karşı-devrimci güçleri ezmek için... Bu nedenle, bir “diktatörlük”tür bu... Sosyalist bir toplumda, sınıflı topluma dönüşü kimler, neden savunur? Bu toplumda elde edecekleri ayrıcalıkların özlemi içinde olanlar... Başkalarından daha fazla “mülk sahibi” olabilmek isteyenler...

İnsanlar neden “mülk sahibi” olma özlemi içindedir? Çünkü on binlerce yıldır, mülk sahibi olmak, hayatta kalmayı kolaylaştırıyor.

Herkesin tüm temel ihtiyaçlarının toplum tarafından karşılanabildiği bir dünyada, insanlar, mülk sahibi olmak için neden ölüm-kalım mücadelelerine girişsin ki?

İnsanlık, bilimi ve teknolojiyi, herkesin tüm temel ihtiyaçlarının toplum tarafından karşılanmasını mümkün kılacak noktaya kadar taşımış durumda. Ama dünya üzerindeki kaynakların çok çok büyük bir bölümü, çok çok küçük bir azınlığın elinde olduğundan, bu olanaktan yararlanılamıyor. İnsanlık, bu ölçüdeki bir saçmalığa son vermek için gerekli olan zeka düzeyinden neden yoksun olsun ki? Bunu, olsa olsa, mevcut düzenden farklı nedenlerle memnun ya da onun değiştirilebileceği inancından yoksun olanlar savunabilir...

20. yüzyılın sosyalizm deneyimleri, biraz da, dünya devrimi mücadelesinden uzaklaşıldığı için başarısızlığa uğradı. Emperyalizmin egemen olduğu bir dünyada, kaynaklarınızın büyük bir bölümünü, insanlığa (ve sosyalizmin gelişimine) zerre kadar faydası olmayan alanlara ayırmak zorunda kalırsınız. Sovyetler Birliği’nin askeri harcamaları (ve büyük bir orduya sahip olma zorunluluğu), elbette, Sovyet sosyalizminden çok şey eksiltti...

Herkesin tüm temel ihtiyaçları toplum tarafından karşılanabilir hale geldiğinde, “özel çıkarlar” uğruna mücadele, kaçınılmaz olarak, nitelik değiştirir. İnsanların bazı karakter özellikleri değişmez belki, ama temel toplumsal ilişkiler değişmiş olacağından, farklı karakter özelliklerine sahip insanların davranışları da değişir.

Sınıfsız toplumda yönetenler ve yönetilenler olmayacak mı?

Sınıfsız toplumda da, belirli süreçlerin örgütlenmesi için, bir anlamda “yönetenler”e ihtiyaç duyulacaktır. Ama bugünküne göre çok farklı bir anlamda! Herkesin tüm temel ihtiyaçlarının karşılandığı, insanların açlıkla terbiye edilmediği bir düzende, başkalarını zorla çalıştıramayacağınıza göre, çok farklı bir yönetim anlayışına sahip olmak zorunda kalırsınız! O noktada, bugünkü biçimiyle ve anlamıyla “diktatörlük”e yer olamaz...

Diyeyim, ve bir nokta koyayım, sadece lafı daha fazla uzatmamak için.

**********

yazılarınız...(ali c. gedik'e)
19 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2364

haftalık soL'daki yazılarınızı buraya aktarma imkanınız var mı? En azından kitapların isimlerini yazabilir misiniz?

**********

ysa'ya n'oldu?
19 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2371

yeni solcu arkadaş ne güzel aydınlatıyordu hepimizi. küstümü yoksa. üzülürüm. yoksa sitenin moderatörlerimi engelliyor? çok ayıp, eğer öyleyse.

**********

150 yıl sonra hoşgeldin
20 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2373

150 yıl sonra hoşgeldin Feuerbach.

**********

kitap isimleri
20 Mart 2010, yazan alicenk,
Yorum no: 2377

Norman Geras, Marx ve İnsan Doğası: Bir efsanenin reddi, (çev. İ. Akça-M.G. Doğan), Birikim Yay.İstanbul, 2002.
Sean Sayers, Marksizm ve İnsan Doğası, (çev. Ş. Alpagut), Yordam Kitap, İstanbul, 2008.


yazı eklendi
20 Mart 2010, yazan alicenk,
Yorum no: 2378

ilgili yazı Ağır Yazılar bölümüne eklendi:

http://www.haberveriyorum.net/haber/a-c-gedik-insan-dogasi-ve-marksistle...



Kaan Arslanoğlu'nun yanıtları
23 Mart 2010, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 2400

Başlangıçta buraya eklenmiş, ama ayrı bir "YORUM" yazısı haline getirilmiş olan yanıtlar:

http://www.haberveriyorum.net/yorum/kaan-arslanoglu-elestirilere-yanitlar

KAAN ARSLANOĞLU / ELEŞTİRİLERE YANITLAR
Önce Ali’ye ve Erkin’e teşekkür ederim, kitap hakkında yazılar yazdıkları ve tartışma başlattıkları için. Birbirimizi küçük çaplı hırpalasak da özlediğim tartışma havası böyle bir şey olsa gerektir. Şimdi kısaca Erkin’e bir yanıt verdikten sonra Ali’nin boşluk dediği noktalar hakkında bazı açımlamalar yapacağım.

Erkin diyor ki, Marx karşıtları genelde Marksizmin esasının bir yöntem olduğunu ileri sürerler, Marx’ın saptamalarına ve asıl davasına aykırı duruşlarını bu şekilde gizlerler. Ondan sonra da diyor ki, bana göre asıl Marksizm onun davasıdır, yani komünizmdir. Buradan yola çıkarak benim (Kaan A.) gibi komünizme inanmayan birinin Marksist olması imkansızdır. İlk söylediğimde, yani Marksizmin esasının onun yöntemi olduğunda ısrarlıyım. Durum Erkin’in söylediği gibi değildir bana göre. “Komünizme”, eşitlikçi topluma inanış Marx’tan yüzlerce hatta binlerce yıl önce de vardı, şimdi de Marxcı olmayıp komünizme inanan akımlar mevcut (anarşistler örneğin). Marx zamanında komünizme inanan Marx karşıtları Markçılardan çok daha kalabalıktı mesela. Sonradan “bilimsel sosyalizm” adı verilen akımın doğuşu tamamen Marx’ın (ve Engels’in) sosyalizmi ve komünizmi ilk defa bulunup uygulanan çok değişik ve kapsamlı bir yöntemle ele almalarından kaynaklandı. Elbette hedef pek çok solcu için sosyalizm, daha çok eşitlik, daha çok gerçek özgürlük. Ama bu yolda bir Marksistle, diyelim Şeyh Bedreddin’i veya Bakunin’i ayıran şey kullandıkları felsefe yöntemi. O yüzden komünizmi sadece güzel bir ütopya olarak gören, bunun hayalci yönlerine ve en çok ne kadar gerçekleşebileceğine işaret eden komünistlere, hatta “komünist” olmayan Marksistlere rastlarsanız şaşırmayın, alışın.

Şimdi Ali’nin işaret ettiği boşluklara ve eleştirilere gelelim. Bir tanesi şu örneğin, siyaseti genel olarak değerlendirdiğim, devrimci siyasetle burjuva siyasetini aynı kefeye koyma genellemesine düştüğüm gibi bir şey. Bu konu üstünde Politik Psikiyatri’de çok uzun durmuştum. Hatta o zaman yine Leninist olmakla birlikte anarşizme de açık kapı bırakan bir çizgideydim. Şimdi kapı yine kapanmadı anarşizme, ama dar bir aralık kaldı. Her eleştiri, her görüşten yararlanmak gerek diye düşünüyorum hala. Devrimci siyaset diye bir şey yok diyemem, ama şimdiye dek görülen bütün örnekleri, burjuva siyasetinden sadece amaçta ayrılmışlar. Sosyalist devrim amacı bir tarafa, yapılan sosyalist siyaset burjuva siyasetinden çok farklı değil aslında, özde, biçimde. Hatta bir bakıma onun aynısı sayılabilir. Anarşistlerin sosyalist siyasete getirdikleri en büyük eleştiri de bu zaten. Burjuva siyasetiyle burjuvaziyi ortadan kaldıramazsınız diyorlar Marksistlere, Leninistlere. Ne kadar izleyicisi olsam da Marx’ın yaptığı siyaset de burjuva siyaseti, Lenin’inki de öyle biçimsel anlamda, insan kavrayışıyla, kullandıkları neredeyse tüm araçlarla. Sadece amaç farklı. Peki bunu böyle düşünüyorum da niye anarşist ya da Troçkist değilim. Çünkü onlar da aynı şeyi yapmışlar. Farklı bir yöntem, biçim veya öze şu ana dek ulaşılamamış. Çünkü siyaseti insan yapıyor. Siyasetsiz hiçbir şey olmuyor bu insan toplumunda ve insan siyaset yapınca da ister sosyalist, ister faşist, ister liberal olsun, çok benzer şeyler yapıyor. Stalinizmi onca sert eleştirirken siyaset kurumunun içinde bulundukları için anarşistler de, Troçkistler de, liberaller de koyu Stalinisttir dememin esprisi burada. (Espri, ama komik olmayan espri.) Devrimci siyaset yapılacaksa (ki bir yakın dostun söylediği gibi, bu bok yenecekse) kuralına göre yapmak gerek. Bu kuralların en gerçekçilerini Lenin’de görüyoruz (Marx’ta da değil) . Söylediğim şey özetle bu. Yapacağımız bütün siyaset sonuçta, kafamızdaki ideal insan ve onun düzeniyle, gerçek insan ve onun ihtiyaçları arasında, ikincisine daha yakın bir konumda somut koşulların somut tahliline dayalı ayarlamalar yapmak. “Yeni insan” yaratmak benim de ütopyam. Ama bir ütopya! Oraya doğru hamleler yapmak, gayret göstermek görevimiz. Bu gayret ve bu motivasyonun kısa, orta ve uzun vadeli yararları bulunur. Ne ki (bilimde hiçbir şey kesin değildir ya) en azından beş altı kuşak sonrasında bile buna ulaşılamayacağını bilmeliyiz. Tıpkı komünizm ütopyasında olduğu gibi. Bunu bilmek bazılarının motivasyonunu kırıyorsa, onlar varsın inkar etsinler, o da güzel. Ama bunu bilmediği için veya inkar ettiği için, gerçek insanla her karşılaştığında hayal kırıklığına kapılan ve bir süre sonra da kapitalizm kampına iltihak eden milyonlarca sosyalist bulunduğunu bildiğimden, acaba bu hayal kırıklıklarına karşı önceden onları uyardık mı, diye kendimize de sormalıyız. Uyarsak da çoğunun yine oraya gideceğini ayrıca bilmeliyiz. İşimize gelmeyen bilgileri reddederek ne kadar yol alabiliriz ki, nitekim alamıyoruz işte. Yeniliyoruz durmadan, bari niye yenildiğimizi bilelim, belki bu ilerde işimize yarar. “Üstinsan”la “yeni insan” pek farklı değillerdir aslında. İkisi de mevcut insanı aşmayı hedefler. İkisi de jakoben bakışın sonucu ulaşılmış kavramlardır. İkisi de buna birilerinin öncülük etmesi gerektiği gerçeğinin fark edilmesine dayanır. “Yeni insan” göremeyeceğimiz bir ütopyadır. Buna yakın örnekler bir süre sonra çıkacaksa, tüm toplumda birden aynı anda çıkmayacaktır. Önce bir azınlıkta çıkacaktır yeni insan, bu azınlık ötekileri yönetip yönlendirdiği zaman kalabalıklaşacaktır ancak. Neden mi? İnsan farklı “yaratılışta”dır. Doğuştan temel özelliklerle gelir dünyaya. Eğitimle çevre koşullarıyla bunlar az veya çok değişir, kişilik ortaya çıkar. Burada kural şudur, herhangi bir özelliğiniz genetik olarak ortalamadan çok farklıysa, eğitim veya çevre koşulları ne yönde olursa olsun o özellik kişiliğinizde belirir.

Genetikte her özelliğin bire bir karşılığı bulunmaz, ama örnek olsun diye söylüyorum ve her örneğin işin kaba temsili olduğunu baştan uyarıyorum. Diyelim çok yüksek, ortalamadan çok farklı bir cesaret geniyle doğdunuz. Ne kadar iyi veya ne kadar barışçıl felsefeyle eğitilirseniz eğitilin, sizin yeriniz daha çocukluktan başlayarak yüksek cesaret gerektiren bir ortama kayacaktır. İşte burada tüm öteki kişilik eğilimlerinize veya eğitim koşullarınıza, büyüdüğünüz ortama göre bir suikastçi de olabilirsiniz, kahraman bir asker de, başarılı bir polis de olabilirsiniz, devrimci de, mafya şefi de olabilirsiniz, otomobil yarışçısı da. Ancak toplumdaki bireylerin büyük çoğunluğu yine insan özelliklerinin büyük çoğunluğu açısından ortalamaya yakın genetik özellikler gösterirler. Yani herhangi bir yönde güçlü olmayan genetik kodlar. İşte bu büyük çoğunluk için, içinde bulunulan sistemin, yetişme koşullarının, eğitimin, rastlanılan kişilerin vs. kişilik oluşumunda etkisi çok daha büyüktür. Fakat bir bütün olarak baktığımızda toplumları belli dallarda, ekonomide, askerlikte, bunlarla birlikte veya bunların üstünde siyasette çok daha yetenekli olan unsurlar yönetir. Bu unsurların toplamı bir azınlığı oluşturur. Jakobenizm gerçekliği de bundan ileri gelir, bunun zorunluluğu da. Siyasete, yönetmeye, bunlar için entrikalar kurmaya, gerektiğinde bunlar için çatışmaya toplumun bir azınlığı yatkındır ve sonuçta toplum bu azınlık içindeki siyasi çatışmalara, sınıf kavgalarına ve sonuçta buralarda kimin galip geldiğine göre yönetilir. İşin gerçeği bu eşitsiz doğuştan özellikler nedeniyle, kişilere üretim araçları karşısında aynı eşit koşulları da verseniz, aynı eğitimden de geçirseniz, birilerin belli işlerde başarılı, başka birilerin başka işlerde başarılı olmasını engelleyemezsiniz. Bugünkü eşitsiz toplumda bile bu böyledir. Bir bakarsınız işçi torunu ülkenin en zengin insanı olmuş, en zengin insanın torunu ise devrimciliği seçip öldürülmüş... Evet, bazı insanlar yönetecek, bazıları yönetilecek. Bu öngörebildiğim sonraki toplum düzenleri için, birçok kuşak sonrası için böyle. Şu ana kadarki en “demokratik” burjuva düzenlerinde bile yöneten bir oligarşi olagelmiş. Sosyalist devrimlere bakın, hep azınlığın devrimi olmuş. Garip şekilde inkar etsek de bu azınlık içinde işçiler azınlıkta kalmışlar veya belirgin bir çoğunluk oluşturamamışlar. Sosyalist sistemler altında bile “komünizm” davası yine bir azınlığın özlemi olarak kalmış. “İnsan da insan” derken işte bu...

Hastalıklı bir inkara dayanan sol ideolojiler, siyaset akımları (Frankfurt Okulu girişimi gibi iyi niyete ama yanlış felsefeye dayalı bir çıkış dışında) sürekli biçimde ana malzemeyi reddetmişlerse, kendilerini ve başkalarını kandırmışlarsa, işte bu devasa kof tortu üstünde şekillenen bilinçlerin, evrimi, biyolojiyi birden bire kabullenmelerini beklemek hayaldir. Devrim öncesini hadi anladık, iş çok zor. Peki devrim sonrası sosyalist toplumlarda, o eşitlikçi düzene ve onca eğitime karşın “komünizm davası” niye halkın çoğunluğuna mal edilemiyor? Sebebi basit: Devrim süreklidir, toplum için de insan için de. Durduğun zaman gerilersin. Devrimcilik için şu dört genetik özellik gerekiyor en başta: Sorgulama yeteneği ve cesareti. Yüksek özveri-sorumluluk duygusu. Yüksek onur duygusu. Yüksek hak-eşitlik duygusu. Bunlardan biri zayıfsa devrimciliğiniz zayıflar. İkisi zayıfsa isterseniz SBKP Parti okulundan birincilikle mezun olun, devrimci olamazsınız. Bu dört özelliği düşünerek, ama kabaca saptadım. Başka biri üçe indirebilir, öteki yediye çıkarabilir, sonuç değişmez. İşte insanda (çoğunlukta) bu temel iyicil karakter özellikleri gelişmediği için sosyalizmi kursak bile devam ettirebilmemiz güçtür. O yüzden yapılması gereken bırakıp gitmek değil, daha çok çalışmaktır. Daha çok akılcılık, daha iyi liderlik, daha fazla eğitim, daha iyi organizasyon vs...

Erkin de soruyor ilk yazısında. Bunlar ne işimize yarayacak? Ne işimize yarayacak var mı, bir bina yapıyoruz... malzemeyi bilmemek var mı? Elimizde tuğla var sanıyoruz, halbuki kerpiç var. Kerpiçle de olur bu iş, ama kerpiçle sağlam ev yapmak çok daha farklı yöntemleri gerektirir, daha çok ustalık ister. Bu elimizdekinin tuğla olmadığını fark edelim bir yol, sonra çok fikir çıkar. Şu anda ben malzemeyi tanımlatmaya çalışıyorum. Daha ötesine istesem de yetişemem. İnanın benim amacım, tartıştığım dostlara üstün gelmek değil. Seyirciye oynamak hiç değil. Bu yazının da ana hedefi zor da olsa, önce ilk muhataplarımı, yani Ali’yi ve Erkin’i iknadır. İkna olmasalar bile, bu yana da bir bakın düşüncesine getirebilmektir. Yöntem diyorum yine yöntem... Bu tartışmada Marksist tarafın benim tarafım olduğu hüsnü kuruntusu içindeyim.

Bakın çok basit bir örnek: Erkin’in “21. Yüzyılın Sosyalizmi Neden Farklı Olmak Zorunda?” başlıklı yazısına bakın. Yöntem olarak Marksizm hafife alınınca insan ne kadar bilgili de olsa nereye varıyor. Çok önemliymiş gibi sosyalizmde idamın kalkmasını Erkin bir madde olarak oraya yazmış, bir de açımlamış. İdama ilkesel ahlaki bir tutumla yaklaşamazsınız oysa, Marksist tutum bu değil. Bir Marksist hiçbir zaman kendini bağlayacak (üstelik de gereksiz bir konuda) taahhütlere girmez. Bize ne, bir sosyalist toplum kurulur, o toplum kendi aklına ve gereksinimlerine göre idamı yasaklar veya devam ettirir. İnsanın insana öldürümlü şiddetinin ortadan kalkmadığı bir dünyada idamın kaldırılması boş bir aldatmacadan başka şey değildir. Sen idamı kaldırırsın, vatandaşın biri hem de tamamen masum birini öldürerek idamı uygular. Sen idamı kaldırırsın, adam bir süre sonra bir şekilde çıkar, başka birini daha idam eder (böyle on binlerce kurban vardır, bunun sorumluluğunu hiçbir idam karşıtı üstlenmez.) Sen idamı kaldırırsın, senin ajanın, polisin, silah çekti diye, teröre hazırlanıyor diye birilerini idam eder. (AB ülkelerindeki gibi.) İdamı kaldırırsın, ama Irak’ta bir buçuk milyon insanı idam edersin. İdama karşı olursun, Saddam’ın idamını onaylarsın. Ben olsam şöyle derdim: Bu düzen altında idam cezası da, kaldırılması da keyfidir, toplum ahlaklı ve adaletli olmadığı için adaletli ve ahlaklı yürütülemez. Biz idam cezası olmasın isteriz. İlerdeki sosyalist devletse belli gerekçelerle bunu kaçınılmaz görmüşse, belki geçici dönemler için çok yüksek dikkatle uygulanmak üzere, kaldırmayabilir, onlar adına söz veremeyiz. Yine de buraya kadar gelebilmiş olmamız (Erkin’in bahsettiğimiz son yazısı dahil) güzel bir şeydir. Erkin’in işaret ettiği gibi aynı yanlışları tekrar etmemek duyarlılığı önemli bir noktadır. 21. Yüzyıl sosyalizminin nasıl olması gerektiğini düşünmek önemlidir.

Sevgiyle kalın.

YUKARIDAKİ YAZIYA YORUMUzlaşma denemesi23 Mart 2010, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 2403
Kanımca, Kaan Arslanoğlu, tezlerine açıklık kazandırmak isterken çok uç noktalara gittiğinden, ortaya hayli garip bir görüntü çıktı. Yoksa, kendisine, 2396 ve 2397 no’lu yorumlarda yazılanlar dışında, şu tür itirazların da yöneltileceğini tahmin edebilir/etmiştir:

a) Her türden yönetici topluluğu içinde, ileri zekalılar da olur, ortalama zeka düzeyinde insanlar da, ortalamadan daha düşük bir zeka düzeyine sahip olanlar da... Diğer yandan, bazı yöneticiler daha cesurdur, dışa dönüktür, karizmatiktir vs., bazı yöneticilerse daha korkaktır, içe dönüktür, başkalarını etkileme gücünden yoksundur vs... Elbette bunların dereceleri değişir ve farklı özelliklerin çok farklı bileşimleri söz konusudur... Dahası, farklı özelliklere sahip insanlar arasında kimlerin hangi ölçüde “yararlı”, “etkili”, “sonuç alıcı” vs. olacağı, hiç de önceden belirlenemez. Farklılaşma yalnızca kaçınılmaz değil, aynı zamanda doğru ve verimlidir, çünkü farklı dönemlerde ve farklı koşullar altında farklı niteliklere/bileşimlere gereksinim duyulur...

b) Toplumsal olanı bir yana bırakalım, doğal-evrimsel açıdan bile, mutlak/değişmez “üstün” özellikler yoktur. Örneğin, “ileri zekalı” olmak, ille de çevreye/toplumsal yaşama başarılı bir şekilde uyum sağlayabilmek anlamına gelmez. Çok zekice düşünenler, en abuk sabuk sonuçlara da ulaşabilir kendileri ya da insanlık hakkında... Hatta, kapitalizm koşulları altında, çok zeki olanlar arasında en aptalca sonuçlara ulaşanların sayısının görece doğru sonuçlara ulaşanların sayısından çok daha fazla olacağı kesin...

c) Kerpiç-tuğla benzetmesinden devam edersek, elimizde sadece tuğla varsa, düzgün bir bina yapamayız. Tuğlanın yanı sıra, kuma, çimentoya, suya, demire, cama, tahtaya, yani çok farklı özelliklere sahip bir sürü malzemeye ihtiyaç duyarız. “Elimizdeki malzeme”, yani insanlık da, sadece tek bir unsurdan oluşmuyor, neyse ki...

d) Özellikle insan söz konusu olduğunda, A = A değildir! Aynı insan, bir gün en çıkarcı, uzlaşmacı, silik bir kişiyken, bir gün (nasırına basıldığında ve cesaret bulduğunda) en dik kafalı, en iddialı bir kişi de olabilir. Diğer taraftan, yine bir insan, becerilerine, yeteneklerine, kişisel özelliklerine alan açmayan bir ortamda başarısız kalırken, farklı bir ortamda harikalar yaratabilir... Toplumsal koşullardan bağımsız bir “yetenekli olma niteliği” yoktur.

Uzatmama gerek yok... Bu arada, Kaan Arslanoğlu’nun “hayır, hiç de uca falan gitmedim, yukarıda ne yazdıysam, hepsinin olduğu gibi arkasındayım” diyecek olduğunu düşünsem, 2396 ve 2397 no’lu ziyaretçi yorumlarının altına imza atabileceğimi yazardım...

Uzlaşma denemesine gelince... Marksizme göre, hiçbir teori mutlak olarak doğru olamaz ve hiçbir teori mutlak olarak yanlış olamaz. Hangi uçlaştırmalara başvurmuş olursa olsun, Kaan Arslanoğlu’nun teorik çerçevesinde de bazı doğru öğeler de bulunmak zorunda. Ve belki, uçlaştırmalara başvurduğunu kabul ederek, bazı geri adımlar atmayı düşünebilir...

Doğru sayılabilecek öğeler hangileri? Şöyle bir liste çıkarabilirim:

a) İnsan, “ideal” bir canlı olmadığından, “her anlamıyla ideal” bir toplum düzeni de kurulamaz.

b) “Siyaset” denen şeyin tarihsel olarak belirlenmiş (çok kısa bir süre içinde aşılamayacak) bazı yasallıkları vardır ve bunları yok sayamayız.

c) İnsanlar arasında doğuştan gelen farklılıklar da vardır ve insanlar her açıdan eşit değildirler.

Bunlar, yalnızca kapitalizme özgü olan doğrular değil. Bu sistem ortaya çıkmadan önce de geçerliydiler ve bu sistemin aşılması sonrasında da (biçim değişikliklerine uğrayarak bile olsa) geçerliliklerini sürdüreceklerdir.

“Komünizm”, daha önce de yazdığım gibi, insanın “ideal” bir canlı olduğu varsayımına dayanan bir “ideal” toplum düzeni değil. Ama şunu varsayıyor: İnsanlık, dünya ölçeğinde, sermaye egemenliğine son verebilir...

Ve bence, insanlık, dünya ölçeğinde sermaye egemenliğine son verilebilmesi için gerekli olan “zeka düzeyi”nden yoksun kabul edilemez. Çünkü, sermaye egemenliği, ortalamadan az zeka sahiplerinin bile algılayabileceği ölçüde akıl-dışı bir nitelik kazanmış durumda.

Bugün bizleri yönetenlerin büyük çoğunluğu, bunu başarmalarını, çok zeki olmalarına değil, tam tersine, hiç de zeki olmamalarına borçlu. Çünkü mevcut sistem, dünyaya at gözlükleriyle bakanları ve bunun bilincine de sahip olmayanları öne çıkarıyor. At gözlükleriyle bakanların da “özel” meziyetleri var elbette; ama tartışmamız açısından bunların özel bir anlamı bulunmuyor.

Sermaye egemenliğine son verince, hiç de “mutlak ideal toplum”a falan ulaşmış olmayacağız. Yine bir sürü sorunla boğuşacağız, yine tartışmalarımız olacak, yine çatışmalarımız olacak... Ama en azından, dünyaya gelen her bir insanın, gerçek anlamıyla “seçme özgürlükleri” olacak. Herkes, eldeki toplumsal olanaklar ölçüsünde, “kişisel tercih”ler yapabilecek. Tesadüfen yoksul bir ailede dünyaya geldikleri için çocukluklarında düzgün beslenemeyip zeka düzeyleri de geri kalan ya da tesadüfen zengin bir ailenin çocuğu oldukları için budalalaşan insanlar olmayacak.

Bu tür bir toplum, bugünküne oranla şu ya da bu ölçüde (bence çok, Kaan Arslanoğlu’na göre daha az) farklı insanlar yaratır ve toplumsal ilişkilerin de farklılaşmasını sağlar... Yöneten-yönetilen ilişkileri de, hadi “mutlak şekilde” demeyelim, ama hayli ciddi şekillerde değişmek zorunda kalır... Öyle değil mi?

**********

neo-Dühringizm ve neo-Bernsteinizm
24 Mart 2010, yazan k.a.,
Yorum no: 2428

Kaan Arslanoğlu tipik Dühringvari küçük-burjuva darkafalı ahlaki kategorilere yüz otuz küsur yıl sonra "genetik" ve "psikiyatrik" açıklamalarla yeni bir yaşam atılımı vermeye çalışıyor. Bunu da görkemli bir kendinden eminlikle yapıyor. Bu temelde sosyalizme geçişin zor olduğunu, sosyalizmden komünizme geçişin ise imkansız, çocukça bir ütopya olduğunu keşfediyor. Ezilen ve sömürülen insanlara bilinç vererek onları devrimci dönüşümlere yöneltme şeklindeki Marksist anlayışın bir hayal olduğunu, insanların çoğunun bilinçle değil şartlanmalarla hareket ettiğini, insanların büyük bir bölümünün kişilik ve akıl fukarası olduğunu ve uzun süre de öyle kalacağını, kapitalizmin aşılması ve yeni bir toplumun yaratılması sorununun da tarihsel materyalizmin kategorileriyle değil de bu genetiko-psikiyatrik kategorilerle ele alınnması gerektiğini çünkü bunların çok daha belirleyici olduğunu vb. şeyleri "bilimsel olarak" kanıtlıyor. Bu nedenle de haklı olarak Marksizm adına eleştiriliyor.

Peki Arslanoğlu'nun günümüzde aynı siyasal oluşum içinde yer aldığı Çulhaoğlu, Okuyan vb.ler (daha geleneksel "Gelenek'çiler")ne diyor? Onlar da Marksizmi "yeniden yorumlayarak" (gözden geçirerek, revize ederek) neredeyse birebir aynı sonuçlara varmıyorlar mı? Onlar da Marksizmin bilinç taşıma formülünün yanlış olduğunu, bunun yerine siyaset taşımadan söz etmenin daha doğru olduğunu, aynı şekilde Marksizmin klasiklerinin anladığı anlamda devletsiz toplum olarak komünizme geçişin imkansız olduğunu yazılarında ve kitaplarında ayrıntılarıyla açıklamıyorlar mı? Onların da Marksizm açısından eleştirilmesi gerekmiyor mu?

Arslanoğlu bu anlamda Çulhaoğlu ve Okuyan gibilerin yaptığı revizyona kendince "doğa bilimsel" bir temel kazandırmaktan başka birşey yapmıyor aslında. Bunu da bilinçli olarak yaptığını sanmıyorum. Burada sözkonusu olan küçük-burjuva ve diyalektik olmayan, objektivist düşünme tarzından kaynaklanan kaçınılmaz bir örtüşmedir.

Diyalektik ve tarihsel materyalizm bize bugün varolan güç dengelerinin değişmez olmadığını, bugün yıldırılmış, şartlanmış, güce tapar durumdaki kitlelerin içinde devrimci dönüşüm potansiyelini taşıdığını öğretir. Bu özellikle -son dönemdeki TEKEL eyleminin de güzel bir biçimde örneklendirdiği gibi- işçi sınıfı ya da modern proletarya dediğimiz özel toplumsal kategori için özellikle böyledir. Objektivizm ise yalnızca bugünkü güç dengelerine tapınır, bunları değişmez zanneder, kitlelere baktığında yalnızca bir kişiliksizler ve akıl fukaraları yığını görmeyi öğretiyor. Toplumun incelenmesinde diyalektik ve tarihsel materyalizm yerine objektivizmi esas alanlar da taktiklerini buna göre üretirler. Felsefeden siyasete Marksizm nasıl kendi içinde tutarlıysa oportünizmin de kendi içinde tutarlılığı sözkonusudur. Bilimsel sosyalizmin yerine darkafalı ahlaki kategorileri koyan bir Dühringle ve bir Bernstein Alman oportünizmi içinde nasıl kaçınılmaz biçimde buluşmuşlarsa, Arslanoğlu ve Çulhaoğlu'lar da bizim Türk oportünizmimiz içinde aynı kaçınılmazlıkla buluşacaktır.

not: Dühringvari görüşlerin eleştirisinde Engels'ten esinlenerek pek nazik olmayan Marksist kategorileri kullandığım için özür dilerim, bu da devrimcilerin çoğunun o yüce "iyicil karakter özelliklerine" sahip olmadığı şeklindeki tezin bir doğrulanması olarak kullanılabilir sanırım... Aslında devrimcilerin çoğunluğunun psikolojik ve karakter özellikleri bakımından "sorunlu", "asosyal" vb. oldukları Arslanoğlu'dan önce Ayhan Songar gibi Mengele ruhlu psikiatrlarımız tarafından "bilimsel olarak" ortaya konulmuştu.


**********

Sevgi dolu yaklaşımlar
24 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2429

Solcuların sevgisizliğine karşı gösterilebilecek olumlu örnekler de şunlar oluyor galiba:

Eski tüfek komünistlerden sayılan bir büyüğümüz, kendi öyle söylüyor... geçmişte başından geçenlerden esinlenerek bir roman yazmış. Bu roman basılmış. Bana da getirdi, okudum, okumaz olaydım. Şimdi hikaye şu: Kaçak bir komünist var, oradan oraya o evden bu eve sürekli yer değiştirmek, saklanmak zorunda uzun süre. Ama gittiği her evde birbirinden çekici hatunlarla karşılaşıyor ve hepsini teker teker götürüyor....
(Burada Vedat Türkali ve Güven romanından bahsediyor sanırım)
-----
Cemal Süreya diye bir şair var. Biçimci. Kelime oyunlarına dayanan birkaç vasat üstü şiir yazmış. Meyhane solcusu. Solcular 80'den sonra çok sevdiler onu. Muhalifti çünkü ve başka muhalefet eden kimse kalmamıştı. 80 sonrasında lümpen şair Can Yücel'i 'Can Baba' diyerek sosyalist babası ilan edeceklerini 80 öncesinde hangi devrimci aklının ucuna getirirdi. 'Yataktayım taşak keyfi yapıyorum' diye şiiri vardır; solcularımız zaten ara sıra solculuk yaparlar, genelde ya taşak keyfindedirler ya içki muhabbetinde....
---
(Cinselliğin toplumsal etkisinin kırılması için örgütlü çaba konusunda konuşuyor)
Aydınlar yapsın diyeceksiniz. Bu solcular mı yapacak? Solcularımız, toplumcularımız, toplumcu gerçekçilerimiz öylesine abazan bir üsluptalar ki, artık dillerine mi vurmuş, yoksa gerçekten yaşadıklarını mı yazıyorlar bilemeyeceğim. Ama tensellik işinde büyük bir heves ve beklenti içinde bulundukları kesin.
-------

KA'nın 'Memleketimden Karakter Manzaraları' adlı kitabından öylece, hızla alınmıştır. Alıntı yapılası daha çok şey bulunabilir.

'Okuyun da insan sevmeyi öğrenin, kahve muhabbeti yapmayın, solun önünü açın cahiller' azarı kulaklarımda çınlayarak okuyorum.

**********

24 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2430

site tarafından izin veriliyorsa bile bazı eleştirilerin k.a. gibi kullanıcı adlarının arkasına saklanarak yapılmasının etik olmadığı kanısındayım.

**********

O kullanıcı adı değil
24 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2432

Kaan Arslanoğlu'nun kitabindan alıntı yapılmış. İsminin kısaltması.

Yayınlayanın notu: "site tarafından izin" başlıklı yorumda, KA kısaltmasından değil, bir önceki yorumun ("neo-Dühringizm ve neo-Bernsteinizm") yazarının kullanıcı adı olarak gözüken "k.a."dan söz ediliyor olsa gerek...

**********

"k.a." sorunu
24 Mart 2010, yazan k.a.,
Yorum no: 2433

K.A. benim ismimin (lakabımın değil nüfus cüzdanımdaki gerçek ismimin) ilk iki harfidir. Kaan Arslanoğlu'nun kısaltıması değildir. Böyle bir yanlış anlaşılma olabileceğini hiç düşünmemiştim doğrusu. Eğer böyle bir şey olacağını tahmin etseydim başka bir kullanıcı adı alırdım. Yazdığım mesajın içeriğini okursanız böyle bir yanlış anlaşılmaya yer olacağını da sanmıyorum. İsmi ve soyadının ilk harfleri K. ve A. olan tek kişi Kaan Arslanoğlu olmadığını kavramak zor olmasa gerek. Yine de bundan sonra Kaan Arslanoğlu'yla ilgili bir yorum yazarsam bunu özellikle belirtmeye çalışırım.

**********

24 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2434

etik bulmadığım, isminizin ilk iki harfini kullanmakla yetinmeniz. buraya yazılacak her şey için gerçek kimlik beyanı gerekli değilse bile en azından sizinki kadar ciddi ve iddialı yorumlar yapan birinin kimliğini gizlemesini etik bulmuyorum. bu konuda tek olmamanızın davranışınızı etik kılmadığı kanısındayım.

**********

???
24 Mart 2010, yazan k.a.,
Yorum no: 2435

Pardon ama bunu anonim bir "ziyaretçi"nin söylemesi biraz komik olmuyor mu? Eğer bazı "ciddi ve iddialı yorumlar" yaparak (ne demekse artık) etik bir ihlalde bulunduysam mail adresim site yöneticilerinde vardır. Açık ismimi yazmamın (pek tanınmış bir kimse olmadığım ve muhtemelen benim adımı taşıyan yüzlerce kişi olduğu için) k.a. yazmaktan ne farkı olacağını bilemiyorum, ama gerekirse yazabilirim. Hiçbir sitede veya yayında "ciddi ve iddialı yorumlar" yapmaya kalkacaklar isim, açık adres ve tc. kimlik no vermelidir gibi bir "etik ilke" de bugüne kadar duymadım. Yorumlarım ne Kaan Arslanoğlu'na ne de başka birisine hiçbir kişisel saldırı, hakaret vb. birşey içermiyor. Sadece belli görüşlerin eleştirisinden ibaret. Bu eleştirilerin yanlış, haksız veya temelsiz olduğu, hatta "iyicil olmayan karakter özelliklerini" yansıttığı vb. söylenebilir ama bir etik ihlali yaptığımı zannetmiyorum. Sakın bu "etik" tartışmasının esas amacı bazı "ciddi ve iddialı" eleştirilerin tartışılmasını engelleme çabası olmasın...

**********

"amaç hiçbir şeydir, hareket herşey"
24 Mart 2010, yazan k.a.,
Yorum no: 2443

Kaan Arslanoğlu'nun genetiko-psikiyatrik Bernsteinizmine bir örnek:

"Yine de tek amaç yolun sonuna varmak olmamalıdır; çünkü yolun sonu yoktur. İyinin zaferi, direnmek, ayakta kalmak ve geçici baskınlıklarla sınırlıdır. Amaç bu yolda yürümektir, umut bu bitimsiz bayrak yarışının içinden yeşertilmelidir."

Yani "amaç hiçbir şeydir, hareket herşey." Bernstein'a inanmıyorsanız, genlere bakın.

Ama zannetmeyin ki insanlığın nihai kurtuluşu mümkün değildir. O da Arslanoğlu'nun ve diğer übermench'lerin genetiği değiştirilmiş insan projesiyle olacaktır:

"Ancak insanlığın daha temelden, daha gerçek kurtuluşu genetik değişimiyle mümkün olacaktır. Doğal ya da yapay yollarla. Şu veya bu alanda büyük ya da küçük her olumlu çaba az veya çok bu kurtuluşa hizmet edecektir."
bkz. http://kaanarslanoglu.blogspot.com/search?updated-max=2007-01-18T07%3A50%3A00-08%3A00&max-results=7

**********

Temel sorun şu galiba
24 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2444

Kaan Arslanoğlu'nun kitabında ve burada söylediklerinde en çok tartışma yaratan şey 2443 numaralı yorumdaki şu tezi:

''Karakteri insanın kaderidir. İnsanın her alandaki yeğlemelerini kişiliği belirler. Kişiliğini belirleyen de esas olarak genetik yapısıdır. Yetişme koşulları, çevre etkenleri de ciddiyetle ele alınmalıdır, ne var ki bunlar ikincil belirleyenlerdir.''

Kaan Arslanoğlu, insanları ikna etmek istiyorsa bence bu tezin bilimsel dayanaklarını ortaya koyarak başlamalıdır. Çevrenin, yetişme koşullarının ikincil etkileri nerede ne zaman, hangi çalışmalala ispatlanmış?

(Yoksa ben de 15 yaşından beri sosyalistim. Genetik diyen bir araba dönek tanıdığım var. Ben dönmedim. Ne olacak şimdi?)

**********

Der Spiegel'in kapağı
25 Mart 2010, yazan k.a.,
Yorum no: 2452

Batı Alman Der Spiegel dergisinin "genetiği değiştirilmiş üst-insan" gerici kapitalist ütopyasını ele aldığı bir kapağı:

http://wissen.spiegel.de/wissen/titel/SP/1999/39/312/titel.jpg

Genetiği değiştirilmiş insan teorisyenlerinin ilgisini çekebilir.

Gerici üst-insan ütopyası, aslında sınıflı toplum gerçekliğinden kaynaklanan sorunları "insan doğasının yetersizlikleriyle" açıklamaya çalışan kapitalist dünya görüşünden kaynaklanıyor.

**********

Arslanoğlu ve Okuyan: Arslanoğlu Okuyan'ı okuyamamıştır!
18 Nisan 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2945

Sayın k.a., Kaan Arslanoğlu hakkında söylediklerinize tümüyle katılmakla beraber, Kemal Okuyan ile Arslanoğlu arasında kurduğunuz ilişkiyi, Okuyan'ın hangi metinleri ile destekleyeceğinizi merak ediyorum...
Haksızsınız demeyeyim ama, savınızın dayanaklarını benimle de paylaşabilirseniz sevinirim.

Serdal Tümkaya

**********

Arslanoğlu'nun kitapları
15 Haziran 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3589

Nazım'da imza günü varmış. SoL'da haberi var. Haberde kitaplarından bazıları diye listelemişler. Aralarında 'Evrim açısından devrim' yok. Sanırım adı anılmayan tek kitabı o. Umarım bu tavır partinin kitaba yaklaşımına dair bir veridir.

**********

15 Haziran 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3591

Ne kadar kötü niyetlisiniz. Yazarın kitaplarının hangileri olduğu bilgisini Vikipedi'den almışlar işte. Anlatı, roman ve inceleme ayrımlarından anlaşılıyor. Orada da son kitabı eklenip güncellenmemiş ve dolayısıyla soL'daki habere girememiş. Tabii, bu durumda da bu tür bilgileri Vikipedi'den alıp yapıştırmak doğru mudur diye söylenebilirsiniz.


1 yorum :

  1. Arslanoğlu'nun kitabını yıllar önce eleştirmiştim. Burada, bu eleştirinin bağlantılarını vermek istiyorum:

    -https://marksistarastirmalar.blogspot.com/2013/07/anti-arslanoglu-evrim-acisindan-devrim-teorisizligin-sefaleti-I-mahmut-boyunegmez.html

    -https://marksistarastirmalar.blogspot.com/2013/07/anti-arslanoglu-evrim-acisindan-devrim-teorisizligin-sefaleti-II-mahmut-boyunegmez.html

    Bu arada, Marksist Araştırmalar (MAR) blogu, yeniden aktif durumda: https://marksistarastirmalar.blogspot.com/

    Sevgi ve saygılarımla.

    YanıtlaSil